menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Futbolda hayran olduğumuz şey ne?

41 101
21.02.2026

Galatasaray’ın Nijeryalı yıldızı Victor Osimhen’in önceki gün The Players’ Tribune’de kaleme aldığı hayat hikayesini okudunuz mu? Okumadıysanız mutlaka okuyun. Futbolun “başarı öyküsü” diye paketlenmiş ezberini kırıp, içini gerçek ayrıntılarla dolduran harika bir yazı. Yalnızca bir futbol yıldızının yoksulluktan çıkışı değil; yoksulluğun insanın bedenine, utancına, hızına, öfkesine ve inancına nasıl yerleştiğinin kaydı. 

Osimhen, hikayesini anlatmaya kendi adını saklaması gereken bir çocukluk duygusuyla başlıyor; çünkü onun dünyasında isim, çoğu zaman korunması gereken bir şey değil, kolayca ezilip geçilebilecek bir ayrıntı. “Kimse benim adımı bilmemeliydi,” diye başlıyor metin ve daha ilk satırda bize şunu sezdiriyor: Bu hikâyeyi “romantik bir yükseliş” gibi okumaya kalkarsak, asıl meseleyi kaçıracağız.

Çöpün içinden bir çift krampon

Osimhen’in çocukluğu Lagos’ta bir gecekondu mahallesinde geçiyor; Afrika’nın en büyük atık alanlarından birinin dibinde. Bu coğrafya ayrıntısı basit bir “arka plan” değil; Osimhen’in karakterini biçimlendiren bir unsur. Çünkü söz konusu çöplüğün kendisi, gündelik hayatın parçası haline gelmiş bir ekonomi sunuyor: Çöpün içinde işe yarar bir şeyler aramak, ayıklamak, satmak ve idare etmek. 

Futbola dair ilk somut nesne de buradan çıkıyor: Bir çift krampon. O bir çift kramponun iki farklı markadan, iki farklı numaradan, iki farklı ayaktan oluşabilmesi; yoksulluğun yaratıcı bir “çözüm” üretmesi değil, bildiğimiz düzeni nasıl yıktığının kanıtı. Çocuklar, sahaya çıkabilmek için bile bir tür pazarlık ve paylaşım düzeni kuruyor. Böyle bir hayat başlangıcı, Osimhen’in sonraki yıllarda “koşmak” eylemini neden hayati bir meseleye çevirdiğini anlamamızı sağlıyor.

Osimhen, futbolu uzun süre hayalden ziyade fırsat buldukça yaptığı bir şey gibi yaşamış. Babasının şoförlük işini kaybetmesi, evde yedi kişinin tek odaya doluşması, elektriğin kesildiği gecelerde evin zifiri karanlığa gömülmesi… Bunların hepsi, Osimhen’i çocuk yaşta işçiliğe itiyor. Dolayısıyla onun için dayanıklılık, önce hayatta kalmanın gereği oluyor; futbol daha sonra geliyor.

Hız yetenek değil zorunluluk

Trafikte su satarken “en hızlı çocuk” olmaya çalışıyor Osimhen. Hız, onun için yetenekten önce bir zorunluluk. Işık yeşile dönmeden arabanın yanına yetişmek demek, o gün eve ekmek götürmek demek. Osimhen’in sahada sık sık attığı o sert deparları da böylece sadece antrenmanda öğrenmediğini anlıyoruz.

Osimhen, hayranlık uyandıracak bir şekilde, yoksulluğun “çok çalışana kapı açtığı ”na dair tatlı masallara da yaslanmıyor. Tam tersine, katıldığı ilk büyük seçmelerde elenmesi, “Çalışırsan başarırsın” klişesini paramparça ediyor. Üç ay süren seçmeler, her gün koşmak, canını dişine takıp çalışmak ve sonunda adının okunmaması… Bu kırılma, birçok insanın hikâyesinde final olurdu. Osimhen’in hikayesinde ise sadece bir ara durak. Çünkü burada masalsı bir azim değil, daha acı bir gerçek var: Geri dönüş yok. Yoksulluğun içinde “bırakmak”, insana çoğu zaman bir dinlenme hakkı da vermez. O yüzden yeniden denemek, bazen kararlılıktan çok mecburiyettir. Osimhen için de böyle olmuş.

Babasını kaybettikten sonraysa hikaye sertleşiyor: Futbolun iş düzeniyle, bir insanın yas tutma hakkı karşı karşıya geliyor. Osimhen’in ülkesinden ayrı kalması, salgın nedeniyle uçuşların kapanması, o dönemki kulübü Lille’den Nijerya’ya gidebilmesi için izin beklemesi, başka bir kulübe transfer ihtimâlinin her şeyin önüne geçmesi… Tüm bunlar, Osimhen’in o dönem futboldan nefret etmesine yol açıyor. Bu çok haklı bir nefret. Çünkü profesyonel futbol, kriz ânında çoğu zaman oyuncuları bir varlık gibi görmüyor; bir değer, bir işlem, bir zamanlama meselesi gibi görüyor. Osimhen’in öfkesini tetikleyen şey de futbolun içine sızan bu soğuk “iş” dili oluyor. 

Bu karanlık bölümden çıkış ise Napoli’yle birlikte geliyor. Osimhen, Napoli’yi kendini yeniden ait hissettiği bir yer gibi anlatıyor. Şehrin taraftarı, takımın ruhu, antrenmanların ciddiyeti… Burada teknik ayrıntıların bile duygusal bir karşılığı var. O dönemki Teknik Direktörü Luciano Spalletti’nin disiplin yaklaşımı, ilk bakışta sert bir yöntem gibi duruyor; fakat Osimhen’in anlattığı bağlamda bu sertlik, onun dağılmış ruh halini toparlıyor. Disiplin, burada cezalandırma değil; dağılmayı engelleyen bir düzen.

Napoli’yle 33 yıl sonra gelen lig şampiyonluğuysa Osimhen için kupadan ibaret değil; o başarıyı şehrin hafızasına yazılmak gibi anlatıyor. Osimhen’in burada yakaladığı duygu, futbolculuğu bir işten çok bir toplumsal role yaklaştırıyor: İnsanların yıllar sonra bile adını anması. Bu, futbolun en çıplak “şöhret” boyutundan farklı bir şey. Bir kentin ortak hafızasında yer tutmak, paranın ölçemediği bir değer. Osimhen’in kendi geçmişiyle düşününce, bu duygu daha da sertleşiyor: Bir zamanlar çöplükte krampon arayan çocuk, şimdi bir şehre tarih yazdırıyor.

Bağ kuracağı bir yer arayışı

Bu nedenle Galatasaray’ı tercih etmesinin de düz bir “transfer” gibi okunmaması gerektiğini söylüyor Osimhen. Çünkü onun derdi sadece yüksek bir maaş ya da rahat bir hayat değil; gerçekten bağ kuracağı bir yer arıyor. Nitekim İstanbul’a inişinde onu karşılayan kalabalık, ona futbolun hâlâ insani bir karşılığı olabileceğini hatırlatıyor. Bu yüzden Türkiye’yi seçmesi, kariyer hesabından çok kendi hikayesine uyuyor: Osimhen, kararlarını çoğu zaman güvenli limanlara göre değil, duygularının gerçekliğine göre veriyor. Çünkü çocukluğundan beri öğrendiği şey şu: Güvenli görünen her şey bir gecede kesilebilir; tıpkı tek göz odalı gecekondularının elektriği gibi. O yüzden Galatasaray’a gelmenin onun için akıllı bir tercih olmayacağını söyleyen insanların nasihatlerini dinlemiyor.

Osimhen’in önüne koyduğu ve “büyüklük” olarak tarif ettiği hedef ise gösteriş olsun diye söylenmiş bir şey değil. Daha çok bir tanıklık çağrısı: Trafikte su satan, çöplükte bir şey arayan, bir sonraki öğün için çalışan çocuklar adına görünür olmak. Osimhen’in hikayesi, “Bakın ben yaptım,” diye bitmiyor; “Bizden çok var!” diye bitiyor. Bu vurgu, başarıyı bireysel bir mucizeye indirgeyen anlatıyı reddediyor. Onun hikayesinde mucize, tek başına gökten inmiyor. Büyüklük ise sportif başarılar ya da maddi kazanımlarla ölçülen bir üstünlük değil; insanın kendi yarasını saklamadan yürüyebilmesi, başkalarının yarasını da görmesi demek.

Osimhen’in hikayesi ve bunu anlatma şekli bu yüzden değerli: Futbolu hem bir çıkış kapısı hem de yaralayıcı bir düzen olarak aynı anda gösterebiliyor. Yoksulluğu estetize etmiyor; acıyı parlatmıyor. Yükselişi de “mutlu son” diye süslemiyor; kaybın ve suçluluğun kalıcılığını saklamıyor. Sonunda geriye, kolay ezberlere sığmayan bir insan portresi kalıyor: Çok çalışan, çok koşan, çok öfkelenen, çok inanan; ama en önemlisi, nereden geldiğini unutmamaya yemin etmiş biri. 

Tam da bu yüzden Osimhen’in temel talebi çok net: Hatırlanmak. Ama heykel gibi, buz gibi bir hatırlanma değil; insanların hayatına dokunan, onların yürüdüğü yolları görünür kılan bir hatırlanma.

Ve bu talep, hepimize üzerine düşünmemiz gereken küçük bir soru bırakıyor: Futbolda hayran olduğumuz şey sadece yetenek mi, yoksa o yeteneğin taşıdığı hayat mı? Eğer ikincisiyse, o hayatların geldiği yeri, geçtiği kapıları ve geride bıraktığı yaraları konuşmadan futbol hakkında tamamlanmış bir cümle kuramayız.


© Evrensel