menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Beşiktaş gerçekten on bir kişiyle mi oynuyor?

25 0
21.08.2026

Beşiktaş’ın Kauno Zalgiris karşısındaki net galibiyetini değerlendirmenin en kolay yolu, rakibin seviyesinden başlayıp orada bitirmek. Litvanya temsilcisinin Beşiktaş’ın ayarında olmadığı açık. Özellikle savunmadaki hataları, yan toplardaki zaafları ve maç ilerledikçe bozulan disiplini, iki takım arasındaki farkı daha da görünür hâle getirdi. Fakat sezonun bu döneminde güçlü takımların kendilerinden birkaç gömlek aşağıdaki rakiplere karşı yaşadığı sorunları hatırlayınca, Beşiktaş’ın yaptığı işi rakibin zayıflığıyla açıklamak da eksik kalıyor.

Çünkü Beşiktaş şu anda zayıf rakibi yenmekten biraz daha fazlasını yapıyor: Onu zayıf hissettiriyor.

Aradaki fark önemli. Avrupa kupalarının yaz turlarında güçlü takımın favori olması, sahada gerçekten güçlü takım gibi davranacağı anlamına gelmiyor. Temmuz ve ağustos aylarının tarihine biraz bakınca bunu defalarca gördük. Henüz kondisyonunu bulamamış, kadrosunu tamamlamamış, yeni antrenörünün oyununu öğrenmeye çalışan takımlar; ismini doğru dürüst bilmediğimiz rakiplerinin peşinde top koşturabiliyor. Kâğıt üzerindeki kalite farkı doksan dakikanın içine girdiğinde ortadan kaybolabiliyor.

Beşiktaş ise Zalgiris’e karşı maçın başından itibaren başka bir şey söyledi: “Bu oyunun nasıl oynanacağına ben karar vereceğim.” Bu, skor tabelasında yazan sonuçtan daha önemli.

Altı resmî maçın altısını kazanmış ve bu süreçte gol yememiş bir takımdan söz ediyoruz. Üstelik mesele artık kalecinin kurtarışlarıyla ayakta kalmak da değil; rakibin kaleye ulaşabileceği yolları daha baştan kapatmak. Beşiktaş’ın savunma başarısı giderek “gol yememekten” “pozisyon vermemeye” doğru ilerliyor. Bir takımın sezon başında yaratabileceği en güçlü güven duygularından biri tam olarak budur.

Rakibin zamanını elinden almak

Vincenzo Italiano’nun Beşiktaş’ında ilk bakışta en çarpıcı taraf hücumdaki isimler olabilir. Orkun Kökçü, Leandro Trossard, Dušan Vlahović… Bunlar doğal olarak manşetlere çıkan oyuncular. Fakat şu an Beşiktaş’ı asıl ilginç yapan şey yıldızlarının top ayağındayken yaptıkları kadar, top rakibe geçtiği anda bütün takımın verdiği tepki.

Beşiktaş topu kaybettiğinde geri çekilip yeni savunma pozisyonunu beklemiyor. Kaybedilen topun bulunduğu bölge birkaç saniye içinde yeniden takımın hücum alanına dönüşüyor. Bir oyuncu baskıya çıkıyor, arkasındaki boşluğu bir başkası kapatıyor; rakip ilk baskıyı aşmayı başarsa bile karşısına ikinci, ardından üçüncü oyuncu çıkıyor. Stoperlerin rakiplerini orta sahaya, zaman zaman daha ileriye kadar takip etmesi de tek başına bir cesaret gösterisi değil. Bütün takım birbirine yaklaşarak rakibin düşünebileceği zamanı azaltmaya çalışıyor.

Zalgiris maçında bunun sonucu çok belirgindi. Beşiktaş topun rakibinde olduğu anlarda bile kontrolü asla bırakmadı. Top Litvanya temsilcisindeydi ama oyunun şartlarını yine Beşiktaş belirliyordu.

İyi presin rakibe verdiği en büyük zarar yalnızca top kaybettirmek değildir. Ondan önce başka bir şey yapar: Rakibin zaman algısını bozar. Normal şartlarda iki saniye düşünebileceği yerde yarım saniyede karar vermek zorunda kalır. Rahatça kontrol edebileceği topu tek pas oynamaya çalışır. Başını kaldırmadan pas verir. Kalecisine döner. Uzun vurur. Bir süre sonra rakip, baskı henüz gelmeden baskı gelecekmiş gibi davranmaya başlar.

Futbol tarihinde bu hissi en iyi anlatan hikâyelerden biri Ralf Rangnick’e ait.

Raphael Honigstein’ın Türkçeye “Dördüncü Yıldız” adıyla çevrilen kitabında anlattığı üzere; SSV Ulm, 1982’de ikinci kümeye yükselmesinin ardından, o dönemki oyuncusu Rangnick’i serbest bırakır. Rangnick, ertesi sezon oyuncu-antrenör olarak altıncı kümede mücadele eden FC Viktoria Backnang’a geçiş yapar. 1983’ün Şubat ayında Dinamo Kiev, bu küçük kasaba takımına bir hazırlık maçı yapmayı önerir. Efsanevi antrenör Valeriy Lobanovski’nin takımı, devre arası kampı için civardaki Sportschule Ruit’te konaklıyordur. Backnang’ın amatörleri, büyük yıldızları Oleg Blokhin ve genç Oleksiy Mihayliçenko ile Sovyetler Birliği’nin en iyi kulüp takımı sayılan Dinamo Kiev için münasip antrenman arkadaşlarıdır.

Karla kaplı sahada oynanan maçı Ukraynalılar, beklendiği gibi kolaylıkla kazanırlar. O dönem yirmi dört yaşında bir defansif orta saha oyuncusu olan Rangnick ise tüm bu deneyimi olağanüstü derecede sinir bozucu bulur.

Rangnick o maçta yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Maç başlayalı birkaç dakika olmuştu. Top taç çizgisinden dışarı çıktığında durup rakip oyuncuları sayma gereği hissettim. Bir yanlışlık var, diye düşündüm – sahaya on üç ya da on dört kişi mi çıkmışlardı? Sistematik olarak topa baskı yapan bir takıma karşı oynamanın nasıl bir şey olduğunu ilk........

© Evrensel