menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Robot dönemi ve yapay zeka üzerine düşünceler

38 0
25.04.2026

Osmanlı yöneticileri son dönemlerinde borçla saraylar yaptırırken pusuda neyin beklediğini algılayamadı bile. Oysa o dönemlerde Batı dünyası nerede ise birinci sanayi aşamasını kapatıyordu. Cumhuriyet’in kuruluşunda Osmanlı’dan birkaç askeri amaçlı fabrika devralınmış ve Lozan’da mevcut bazı kısıtlamalarla 1929 yılına dek pek fazla aşama yapılamadan, 1930’larda devletçilik politikalarına ulaşıldı. Devletçilik dönemi kazanımlarıyla yetinilip, İkinci Paylaşım Savaşı tehlikesi de atlatıldıktan sonra, o günden bugüne dek Batı’nın geçirdiği sanayi ve teknoloji aşamaları uzaktan seyredilip, ancak onların ürünlerinin kullanılmasıyla yetinildi. Toplumsal alanda fazla mesafe kaydedemeyen halkımız, her nasılsa teknik ürünleri tüketmede neredeyse Batılılara dahi taş çıkarır bir özelliğe sahiptir. Geçmişte bir siyasimizin gençlere nasihatinde söylediği gibi, eksik olmasın Batılılar, zira onlar yapar, bizler de maymun misali parasını ödeyip kullanırız. Bir siyasinin böylesi kehaneti müthiş bir akıl ve zekâ göstergesi olsa gerek! Batılıların bizi kıskanıp kıskanmadığını bilemiyorum, ama mutlaka bize gülüyorlardır!

Küresel düzeyde teknolojik aşamalardaki ilerlemeler durmamakta, her gün yeni bir buluşa tanık olmaktayız. Sadece tanık olmakla yetinsek o kadar komik olmayız. TV ekranlarında ya da magazin sayfalarında robotik dönemin özelliklerini âlimane ifadelerle anlatıyoruz, bununla da yetinmeyip yapay zekâ olayına girerek, sanki biz bulmuşuz gibi, altından girip üstünden çıkıyoruz! Ben böylesi olay ya da gelişmelerin bu denli vulgarize ve ipe sapa gelmez şekilde ele alınması cehaletini, yapamamanın ya da becerememenin karşısında geliştirilmiş kompleksli davranış olduğunu düşünüyorum. Yapay zekâ dediğimiz olayın oluşumunu, nasıl çalıştığını ancak üst düzey programlama mühendisleri, matematikçiler ve onlarla birlikte beyin üzerinde çalışan hocalar tartışabilir. Böylesi üst düzey bileşim ekibinin bir araya gelebildiği ortam ise hem çok nadirdir hem de bunların tartışmalarını anlayabilecek ve yorum yapabilecek ortam da her halde halk bileşiminden oluşmaz.

Peki, biz süreci durup seyredecek miyiz; ne yapacağız ya da genel karar vericiler, yani siyasiler ne yapacaklar! Bu sorunu düşünmek zorundayız, zira robotlaşma ve yapay zekâ, bizim anlayıp anlamamızdan bağımsız olarak hızla gelişiyor ve bizim ülkemize de şöyle ya da böyle girip, toplumu etkisi altına alacaktır. Söz konusu yeni teknolojiler ülkemize hemen girmese de çevre ekonomilerde bizden daha önce devreye girecek ve oralarda oluşan etkiler bizim de dolaylı olarak kapımızı çalacaktır. O zaman bizim yapmamız gereken, sistemin nasıl kurulduğuna ya da nasıl işlediğine değil, karşılaşacağımız sonuçlarla nasıl baş edebileceğimize kafa yormamız olmalıdır. Cep telefonlarının da hangi prensiple çalıştığını bilmiyoruz, bilemeyiz de ama halkımız, neslinin adını karartmayacak şekilde, sanki anadan doğma telefon tiryakisi gibi, bu esrarengiz aleti elinden hiç düşürmeden kullanmada bir beis görmemektedir. Sanıyorum, teknolojinin bize sunduğu elektronik teşbihin tüm becerilerini henüz keşfedemedik, olsun ne gam, onu mabetler de dâhil hemen her yerde mütemmim cüz misali elimizden düşürmüyoruz.

Hızla gelişen robot teknolojisi ve yapay zekâ karşısında iki dalda çok ciddi hazırlık yaparak, şu önlemler üzerinde çok ciddi düşünmek ve politika geliştirmek zorundayız. Bunlardan birincisi nüfus meselesidir. Günümüz iktidarının üç çocuk savı, ben İktisat Fakültesi’nde okurken çalışma ekonomisi hocalarımızın ileri sürdüğü, Batılıların nüfus artış hızımızın sınırlandırılmasını hasmane niyetle dayattıkları tezinin kopyasıdır. Halef-selef ilişkisi! Akademi ile siyasetin böylesi içiciliği ülkemiz için fazla hayra alamet olmadı, olamazdı da! Henüz kılıçtan ateşli silahlara geçilmediği dönemlerde nüfus önemli idi. Ancak günümüzün teknoloji aşamasında artık nüfus olarak insan sayısı değil, eğitilmiş insan sayısı, yani, siyasi tanımlama ile “kelle” değil, beyin önem kazanmış durumdadır. Hal böyle olunca, nüfusumuzun nicel değil, nitel olarak, doğan her çocuğa ne kalitede eğitim verdiğimizle ilgili olduğunun bilincine varmalıyız. Son sınav sonuçlarını hiç burada yazmaya gerek yok, bir emekli öğretim elemanı olarak durumdan utanıyorum, sıkılıyorum. Gazetelerden sınava hazırlanmış öğrenci kitlesinin ne acı durumda olduğunu görüyoruz, ama öyle anlaşılıyor ki özel bir nesil yetiştirmeyi hedef edinmiş siyasilerimiz bu duruma hiç üzülmüyor. Belki de puanlar düştü diye, ancak böylece siyasi tabanın konsolide edilebileceği düşüncesiyle, gönüller rahat ve huzurludur. Çünkü üzülmüş olsak, imam hatip sevdasından vaz geçip, ciddi bir matematik, felsefe ve mantık derslerine ağırlık vererek, temel bilimler alanında öğrenci yetiştirme gayretine düşerdik. Biz yapamadık hırsına kapılmayıp, ODTÜ ya da Boğaziçi üniversiteleri gibi kurumlar da dâhil olarak, yükseköğretimi paraşütlü hoca mantığı ile tahrip etmeyip, tam tersine önümüzdeki nesil iyi yetişsin diye kurumlarımızı çağdaşlaştırıp daha ileri aşamalara yönelmelerine olanak sağlardık. TÜBİTAK vb gibi bilimsel araştırma kurumlarımızı ahbap-çavuş atamalarıyla çökertmeyip, ülkenin bilimsel alanda kalkınmasına hizmet edecek şekilde ileri düzeylere taşırdık. Hiç değilse Çin’den ders alırdık, Japonya’dan öğrenmemiz gerekenin kadın üniversitesi saçmalığı değil de ülkeyi geliştirici daha ciddi alanlar olduğunu idrak edebilirdik. Hal bu iken, “akıl ya da mantık” ile “zeka ya da kurnazlık” becerisini ayırt edemeyen, henüz biyolojik zeka düzeyine hakkıyla ulaşamamış bir ulusu yapay zeka köleleştirecektir.

Gelişmiş robotlar ve/veya yapay zeka sistemleri teknik üstün özellikler taşıyan gelişmiş sermaye unsurlarıdır. Çok yakın gelecekte bu sistemler günümüzdekinden de daha yoğun olarak üretimde kullanılacak ve kapitalizmin genel kuralı doğrultusunda, sermayenin gelişmesine paralel olarak işsizlik yükselecek ve gelir dağılımı sermaye sahipleri lehine daha da bozulacaktır. Gelişmelerin bu yönde olacağını öngörmüş olan Batı dünyası, bu kez de sistemi hem meşrulaştıracak hem de piyasa yaratarak kurtaracak şekilde “vatandaş geliri” ya da benzeri adlarla herkesin belirli temel gelire sahip olması gerektiği tezini geliştirip, yaymaktadır. İlk bakışta fevkalade cazip gözüken bu öneri, aslında toplumun giderek büyük kesimini sermayeyi eline geçirmiş küçük kesiminin merhametine bırakmış olacaktır. Böylesi bir minnet altında yaşamak durumunda olan kölelere sözüm olamaz! Ama gerek onurlu bir vatandaş olarak yaşayabilmek, gerekse güçlü robotların ve yapay zekanın bizim hâkimiyetimizde tutulabilmesi ve toplumun tümüne yararlı olacak şekilde gelişmesinin denetlenebilmesi amacıyla söz konusu gelişmiş sermaye unsurları üzerinde bireysel değil, toplumsal mülkiyeti kurmak gerekmektedir.

23 Nisan Bayramı’nı candan kutalarken, çocuklara, gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakacak yolda çalışarak, onlara olan borcumuzu ödememiz duygusuyla!


© Evrensel