Hoş gelir sefa gelir Androsen Çağı!
Üretken bir yazar olan antropolog Tayfun Atay, kendi alanı olan antropoloji bilimine ilişkin hem nicel hem de nitel anlamda dev bir eserle çıktı karşımıza. Kendisi, büyük bir tevazu ile, “Antropolojiye çok gecikmiş bir borcu ödeme çabası” diyor ama, hiç şüphesiz ki, neredeyse 50 yıla yaklaşan bir süre boyunca, “biyolojik antropolojiden sosyal-kültürel antropolojiye, antropogenetikten din antropolojisine açılan yelpazede süren zihinsel koşuşturmanın” olgun bir meyvesi olarak ortaya çıkmış, büyük bir emekle yazılmış, tanımı, konusu, kapsamı, kuramları, içeriği, gelişim tarihi ve belli başlı tartışmalarıyla antropoloji bilimini çepeçevre kuşatan bir kitap bu. Şempanzelerden Peygamberlere gibi dikkat çekici bir başlıkla Fol Yayınları tarafından yayınlanan kitap, Meraklısı İçin Antropoloji Notları alt başlığını taşıyor. Başlık, kitabın nasıl büyük bir birikim ve emek içerdiğini gösteriyor, alt başlık da o birikime sahip olandaki, o emeği verendeki tevazuyu.
Antropoloji, insanı hem biyolojik bir varlık olarak doğadaki yeri, hem de kültür üreten bir varlık olarak tarihteki ilerleyişiyle ele alır. Tayfun Hoca, bu nedenle, antropolojinin “peygamberler kadar şempanzelerden de öğrenecek çok şeyimiz olduğu” iddiası taşıyan bir bilim olduğunu hatırlatarak, kitabına böyle bir ismi uygun gördüğünü belirtiyor. Şempanzeler, insanın temeldeki biyolojik doğasını, peygamberler de bunun üzerinde yükselen kültürel doğasını temsil eder. Bu ikisi arasında epeyce yol olduğu için de kitap 832 sayfa.
Yeri geldikçe hep söylerim: Üniversitede antropoloji okumuş olmaktan, antropoloji diplomasına sahip olmaktan gurur duyarım, bunu belirtmekten ayrı bir zevk alırım. Akademik ilerleyişim antropoloji üzerinden olmadı ama bana akademinin kapılarını aralayan yazma eylemim antropoloji üzerinden başlayıp ilerledi. Üniversite son sınıftayken tanıştığım Aydın Çubukçu, o zamanlar yayın yönetmenliğini yaptığı Evrensel Kültür’e antropoloji yazıları yazmamı istedi. Derginin mart 1993 tarihli sayısında çıkan ilk yazım “kültürkıyım” üstüneydi. Sonra, üç sayı devam eden, “Kültürel antropolojinin gelişiminde Marksizmin yeri” gibi hayli iddialı bir yazı dizisine cüret ettim. Cumhuriyet’in erken döneminde “Türk kimliği” üzerine yapılan (kafatası ölçümü olarak bilinen) “antropolojik tetkikler” hakkında yazdım. Ve başkaları geldi. O sıralar büyük bir iştahla, Levi-Strauss, Gordon Childe, Malinovski, Marvin Harris okuyorum… Jacob Bronovski’nin İnsanın Yükselişi’ne, İlin ve Segal’in İnsan Nasıl İnsan Oldu’suna bayılıyorum… Hüzünlü Dönenceler ile, Vahşi Savaşçının Mutsuzluğu ile, Cadıların Günbatımı ile sarhoş oluyorum… Maurice Godelier’nin Horizons Trajets Marxistes en Anthropologie kitabını bir yerlerden bulup, birilerine çevirtip okumayı deliler gibi istiyorum (sene ’93-94, internet yok, PDF yok, Google translate yok).
O heyecanlar o yazılar beni Ünsal Oskay ile buluşturdu, ki Tayfun Atay’la da Ünsal Hoca sayesinde tanıştım (yıl 2004). Ben burada acemice bir şeyler karalamaya çalışırken, o Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) ikinci yüksek lisansını çoktan bitirmiş (1990), aynı okulun Antropoloji Bölümü’nde doktorasını tamamlamak üzereymiş (1994). O gün bugündür, yani yirmi yılı aşkın süredir, varlığından, yazdıklarından, zaman zaman birlikte bir şeyler üretmekten büyük mutluluk duydum ve duymaktayım ama şüphesiz ki en başından beri aramızdaki en özel bağ, kendi deyimiyle, “Ünsal Hoca kardeşliği” idi.
Vefalıdır Tayfun Hoca; üzerindeki Ünsal Oskay emeğini hep söyler, hiç ihmâl etmez. Yine bir vefa örneği göstererek bu son kitabını da Ahmet Güngören’e adamış. Az önce adını andığım Cadıların Günbatımı, bir Ahmet Güngören kitabıdır. Tayfun Hoca’nın da belirttiği gibi, ilk (ve benim çizik çizik ettiğim) baskısı 1988’de yayınlanmış olan bu kitap, Türkiye’de antropolojiyi toplumun ilgisine açma yolunda bir “nimet” idi. Hiç abartmadan söylüyorum, Tayfun Atay’ın Şempanzelerden Peygamberlere kitabı da bu bakımdan bir “nimet” sayılmalıdır.
“Neden?” derseniz… Son yıllarda antropoloji Türkiye’de epeyce ilgi görüyor; alana ilişkin kitaplarda gözle görülür bir artış var. Burada Yuval Noah Hariri’nin Sapiens kitabının etkisini yok sayamayız. Bu “best seller” kitap baş kahramanı Homo Sapiens olan telif ve çeviri eserlere ilgiyi artırdı. Fakat yayınlanan kitaplar arasında güçlü bir referans kitap, yani antropolojinin tanımı, konusu, içeriği, alt disiplinleri, gelişimi, tarihi, temel teorileri, belli başlı tartışmaları hakkında kuşatıcı ve derli toplu bilgi veren bir kitap çıkmadı. Atay’ın kitabı, bu boşluğu doldurduğu, bu eksiğimizi giderdiği için “nimet”.
Üstelik, insanın yeryüzündeki geleceğinin ciddiyetle tartışıldığı bir zamana denk geldi kitap. Antropoloji, insanı biyolojik bir varlık olmanın yanında kültür yaratan bir varlık olarak ele alır; dolayısıyla her türlü kültürel değişim antropolojinin doğal konusudur. Dijital teknolojiler de günümüzde insanlık tarihinin büyük kültürel dönüşümlerinden birini yaratmaya adaydır. Yapay zekanın gelişimiyle, özellikle de onun yalnızca öğrenen değil aynı zamanda kendi kendini geliştirebilen bir yapıya ulaşmasıyla kesin bir dönüşümün başlayacağı öngörülüyor. Yapay zeka tartışmaları, insan soyunun nasıl evrileceğinden tutun da insan soyunun son bulacağı yorumlarına kadar uzanıyor. Tayfun Hoca’nın sözleriyle, “bilindik antropolojik performansın dijital-android kuşatma altında olduğu bir aşamadayız”; “insanın bildiğimiz haliyle aşılmaya başlandığı, biyolojimizin teknolojimiz (yapay zeka, mikroskobik robot ya da “nanobot”lar) ile birleştirilmeye çalışıldığı bir başka hale gidişin konuşulduğu, tartışıldığı, hayal ya da dert edildiği bir zamandayız”.
İnsan denen varlık, yaklaşık 2,5 milyon yıl önce, Pleistosen Çağ’da ortaya çıktı. 12 bin yıl önce de Holosen Çağ’da bitki ve hayvan yetiştiriciliğine başlayarak yerleşik hayata geçti. İnsanın “doğaya ait” iken “doğaya sahip” olmaya başladığı bu yeni dönem, doğanın hal ve gidişinin kaygı verici şekilde insan tarafından belirlendiği başka bir aşama ile, (Nobel ödüllü Hollandalı kimyager Paul Kretzen ve ABD’li biyolog Eugene Stoermer’ın 2000 yılında koydukları adla) Antroposen Çağ ile sonuçlandı. Tayfun Hoca, insanlığın yapay zeka eşliğinde, onun belki insanla iç içe geçmiş, belki insana içselleşmiş, belki de insanı içselleştirmiş şekilde yeryüzünün kaderini belirleyecek hale gelebildiği bugün Antroposen’den de öteye geçtiğimizi düşünüyor ve bu yeni “jeo-teknokültürel” koşullar doğrultusunda, çağın adını (Android sözcüğünden türeterek) Androsen koymayı öneriyor.
Konusu insanlık durumunu incelemek olarak tanımlanan antropolojinin böylesi bir post-human (insan-sonrası) gidişat karşısında işlevi, yararı, önemi ve değeri şüphesiz daha da artıyor ve artacak. İnsanı “biyo-kültürel” bir varlık olarak ele aldığı için ta en başından beri tüm bilimlerle (hem biyoloji, kimya, fizik, coğrafya gibi doğa bilimleri hem de tarih, sosyoloji, arkeoloji, psikoloji gibi sosyal bilimlerle) ilişki halinde, “bilimler arası bir bilim”di antropoloji ama Antroposen’den Androsen’e doğru giden günümüz dünyasında kanımca artık (bir zamanlar Marx’ın “tarih” olarak belirlediği) tüm bilimlerin toplandığı “tek bilim” için en güçlü aday konumundadır. Bugün Antroposen’den Androsen’e doğru giden dünyayı anlamanın ve kurtarmanın bilimidir antropoloji. Tüm bilimlerin toplandığı “tek bilim”in en güçlü adayı olarak da kalabalık bir bilgi içermektedir. Bir referans kitabının bunca bilginin tamamını kaosa düşmeden kapsaması neredeyse imkansızdır. Ama kitap dediğimiz şey örgütlenmiş bilgidir. Ve Tayfun Hoca, o kalabalık bilgiyi çok iyi örgütlemiş. Sistematik ve düzenli bir yapısı var kitabın; kapsamlı ama özlü bir içeriğe sahip; aralara serpiştirilmiş, merak uyandıran okuma parçalarının yanı sıra hem klasik hem de güncel literatürü içeren güvenilir kaynakçası daha derin okumalar yapmak isteyecek okuru doğru istikametlere yönlendiriyor.
Bir roman kahramanı gibidir İnsan (o yüzden burada büyük harfle yazılsın); 2,5 milyon yıl önce başladığı macerası kim bilir daha ne kadar sürecek ve neler yapacak! Gelgelelim, hem doğayla hem de kendiyle ilişkisinde yarattığı manzaralar nedeniyle İnsan bugün bir “tür” olarak saldırı altınadır. Halbuki hiyerarşi ve sınıflarla dolu bir toplumda, çelişen sınıf çıkarları, etnik ayrımlar, cinsiyet farklılıkları ve servet eşitsizlikleriyle, “suçlu tür” olarak görülemeyecek kadar çok bölünmüştür insanlık. O yüzden, İnsan’ı meyve sinekleri gibi yalnızca biyolojik bir tür olarak görmek yerine, insan türünün ne olabileceğine, entelektüel yeteneklerini özgürce uyguladığında neler başarabileceğine bakılmalı, Androsen Çağı’nı cennete çevirebilme potansiyeline saygı duyulmalı.
Bugün İnsan, hem doğayla hem de kendiyle ilişkisinde yarattığı manzaralara bakarak kendinden ümidi kesmiş gibi görünebilir. Zaten Tayfun Hoca da kitabında insana ve kültüre yönelik antropolojik ilgi ve değerlendirmesini “insanın kendini yaratan varlık olmaktan kendine yenilen varlık olmaya doğru bir yolun yolcusu görünümünde” olduğu tespitiyle şekillendiriyor. Knut Hamsun, insanın doğa ile toplum içindeki karmaşık duyguları arasındaki çatışmayı işleyen (Türkçede Son Mutluluk olarak da bilinen) Pan romanında, başkarakteri Thomas Glahn’a şunları söyletir: “Çevremdeki bütün o güçlerin karşısında bir anda kendi değersizliğimi anlayıp kederlendiğimde, hayıflanarak şöyle düşünürüm: Nasıl bir insanım ben? Yoksa yitik miyim? Belki de artık yokum bile! Ve kendi adımı yüksek sesle söylerim, hâlâ varolup olmadığımı duymak için.” İnsan da öyle yapmalı, kendi adını yüksek sesle söylemeli: “İnsanım ben!” demeli; “evrimin habis uru” olduğunu öne süren anti-hümanist, biyomerkezci, mizantrop (insandan nefret eden) ve mistik literatürün bütün indirgemeci yargılarına kanmadan, tüm sorunun gerçekte kendi aklından değil, onu kuşatan toplumsal sistemlerin akıl dışılığından kaynaklandığını bilerek, hâlâ varolduğunu ve yaratıcı enerjisiyle daha pek çok işler başarabileceğini hatırlamalı. O zaman korkacak bir şey yok. Hoş gelir sefa gelir Androsen Çağı!
Tayfun Atay, her zaman akademiyi hayata taşımayı önemseyen ve bunu hakkıyla yapan bir antropologdu; yazılı basın ve dijital medyada hep faal oldu. Şimdi bu kitabıyla da “kendine yenilen varlık olma yolundaki” İnsan’ı, Androsen Çağı’na mağlup ve müphem giren bu varlığı, antropoloji alanında 50 yıla yaklaşan zihinsel koşuşturmanın olgun meyvesiyle karşılıyor.
