menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

‘Jokond ile Sİ-YA-U’*

29 0
25.03.2026

“Tartışmalardan sonra Ankara’dan, Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nden gelen bir telefonla, benim bu nazik devrede tartışmalara devam etmemekliğim, iki ay müddetle gazeteye yazı yazmamaklığım bildirildi. Bu, yazı hürriyetimin ikinci defa elimden alınmasıydı. Birincisinde  faşist Almanya’yla işbirliğini tenkit ettiğim için susturulmuştum. Şimdi de ırkçılığa, Türkçülüğe karşı savaştığım için susturuluyordum. Fakat ilerleyen zaman benim bu iki davada da ne kadar haklı olduğumu ispat etti.”

Türkiye’de basın tarihi, iktidarın gazetecileri susturma yöntemlerinin değişimi, dönüşümü üzerinden de okunabilir.  Yukarıdaki alıntı Sabiha Sertel’e ait. 1941 yılında yazılarının nasıl engellendiğini anlatıyor, kısa süre sonra üçüncü defa yazma hakkı gasp edilecek, bir defter alıp başına Nazım Hikmet’in Jokond ile Sİ-YA-U şiirinden şu dizeyi yazacak: “Ben karar verdim, bugünden itibaren bir hatıra defteri tutmaya.”**

Tek parti iktidarı döneminde gazetecilerin bir telefon ya da telgrafla yazmaktan menedilmesine sık rastlanırdı. Hatta bu durum kurumsallaştırılmaya çalışılmış 1939’dan 1945’e kadar Basın Birliği adı altında gazetecilik üzerinde bir vesayet rejimi kurulmuştu. Gazeteciler dayanışmayla yönetimi devirince dönemin iktidarı Basın Birliği’ni lağvetmişti. Basına özgürlük vaadiyle gelen Demokrat Parti doğrudan sansür mekanizmalarını kullandı. Gazeteler, protesto için, sansürlenen yazıların yeri boş bırakılarak basıldı. 70’lere gelene kadar görece özgür ve örgütlü basın, 12 Mart Muhtırasının gazabına uğradı ve pek çok gazeteci yargılandı, işkence gördü ya da yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. 1980 Darbesi hem gazeteleri hem gazeteciliği hedef aldı. Bir yandan da mülkiyet değişimi yoluyla sistemle uyumlu gazete ve gazeteciler yarattı. “Manşetlerle savaşarak” iktidara geldiğini söyleyen AKP ise başta görece özgür bir basın algısı yaratacak, beş yıl sonra adım adım basın özgürlüğünü yalnızca kendine tabi bir medyayla sınırlı tutacaktı.

İktidarların basın özgürlüğüne dair tutumları toplumsal meşruiyetleriyle doğrudan ilişkilidir. Meşruiyetini kaybeden yönetici ilk basına saldırır. Tıpkı İran’daki savaş iyi gitmediği için medyayı suçlayan, gazetecilerin “vatan hainliğiyle” yargılanması gerektiğini savunan Trump gibi. İlginç değil, hatta vaka-ı adiyeden belki ama, meşruiyetini yitiren iktidarlarda kimlerin hedef alınacağı da aşağı yukarı belirlidir. Aynı şeyi, belki daha ağırını, bir başkası söylese suç sayılmaz. Buna belirsizlik denir, ama değildir. Vakanüvislerin tuttuğu amel defterlerinde işaretlidir. Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi herkes bilir ama zamanını kestiremez. Kenan Evren ne demişti: “Bu işler parayla değil sırayla.”

Ekrem İmamoğlu’nu cezaevine bir çıpayla daha bağlamak isteyenler uyduruk bir casusluk suçlamasıyla Merdan Yanardağ’ı da hapse attılar. İlk duruşmasına 11 Mayıs’ta çıktığında, belki suçsuz bulunacak, ama altı buçuk ay zaten yatmış olacak. Gazeteci Sibel Yükler 2023’te sosyal medya paylaşımı nedeniyle gözaltına alınmış, çıplak aramaya maruz bırakılmıştı. Dava açtı, 22 bin lira tazminat ödenmesi kararı çıktı. Devletimiz böyle adil; önce gözaltına alıyor, peşin peşin yatırıyor ama haksızsa sermayedar olmayana en düşük tarifeden tazminatını ödüyor.

Alican Uludağ’ın da haberleriyle iktidarı rahatsız ettiği bir sır değildi. Ancak Akın Gürlek’in bakanlık devir-teslim töreninde Furkan Torlak’ın varlığını ve konumunu tespit etmesi evinin basılıp gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla sonuçlandı. Dosyasına bir yıllık sosyal medya paylaşımları özenle yerleştirildi. Çok zorlansa da “suçu” TCK 217 yani “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçuna sığdırılamadı. ‘Cumhurbaşkanı’na hakaret’ten cezaevinde.  Alican Uludağ’la ilgili soruşturma iznini birkaç saatte veren Adalet Bakanlığı, kovuşturma iznini halen vermedi, bu nedenle iddianame yazılamıyor, duruşma tarihi verilemiyor. Uludağ’ın tutukluluğuna itirazı, savunması bile alınmadan reddedildi. Tekrar edelim; TCK 299 kapsamında Cumhurbaşkanına hakaret suçuyla ilgili kamu davası açılması (kovuşturma), Adalet Bakanı'nın iznine tabidir. İzin alınmadan dava açılamaz. İzni vermeyen kim Adalet Bakanlığı, Adalet Bakanı kim? Akın Gürlek.

Son olarak Birgün gazetesinin yolsuzluk haberleriyle bilinen başarılı muhabiri İsmail Arı, bayramın son günü ailesinin yanından gözaltına alınıp Ankara’ya götürüldü. Arı, avukatları aracılığıyla şöyle dedi: "Son bir yıldır beni tutuklamak istiyorlardı. Yani kurt kuzuyu yemeye çoktan karar vermişti.”

Gazeteciler hapse gireceklerini bile bile doğruları söyleme “suçunu” işlemeye devam ediyorlar. Hepsinin mesajlarında ortak bir cümle var “Gazeteciliğe sahip çıkın.” Nasıl sahip çıkacağız gazeteciliğe? Bu gazetelerin yaşamasına katkıda bulunarak, adliye önlerinde meydanlarda ses çıkartarak, hiçbiri olmuyorsa bir mektup yazarak…

Ama daha önemlisi belirsizlik, kaos diye nitelenen iklimin hiç de belirsiz olmadığını idrak ederek. Belirsizlik sıkıcıdır, yorucudur, sonu yılgınlıktır. Belirsizlik düşen altın fiyatlarından kâr etmek için çalışanını Kapalıçarşı’ya yollayan patronun derdidir. Bizim safımız “İnşallah zarar eder” diyen emekçinin yanıysa eğer, Nazım Hikmet’in deyimiyle muşambanın tersi bile olsa yazanın yanıdır:

“Lâkin acayip bir yerdir Luvur.

kronometrolu Lonjin saatı,

bulunmaz yüz paralık bir kurşunkalem

ve bir tabaka temiz defter kâadı.

Lânet olsun Luvruna, Parisine.

Yazarım ben de hatıratı

*Jokont ile Sİ-YA-U, Nazım Hikmet, https://www.tustav.org/yayinlar/kutuphane/nazim-hikmet-kutuphanesi/icerik-jokond.pdf

**Sabiha Sertel, Roman Gibi, Can Yayınları, s.227 ve 231


© Evrensel