İliç ile yansıyan durum memleketin liç ediliş halinin görüntüsüdür
İliç ile görünür hâle gelen durum, aslında memleketin liç edilişinin bir görüntüsüdür. Liç işlemi; kayaçlarda bulunan elementlerin fiziksel ve kimyasal yöntemlerle, iyon değişimi yoluyla ayrıştırılması yöntemidir. Çöpler–İliç–Erzincan’da yaşananlarla birlikte toplumun liç ile İliç kavramları arasında zihinsel bir karışıklık yaşadığı da görülmüştür.
13 Şubat 2024 tarihinde Çöpler–İliç–Erzincan kompleks maden metal işletmesinde liç yığınının yıkılması ve Fırat Nehri’nin kolu olan Karasu Çayı’nı besleyen dereye akması olayın görünür hâle gelmesine yol açtı. Ancak bu ilk olay değildi. Daha önce de defalarca akma, yıkılma, liç altı membran yırtılması, kimyasal solüsyon ve atıkların taşındığı boru sistemlerinin parçalanması, kimyasal taşıyan araçların devrilmesi gibi pek çok olay yaşanmış; bunların birçoğu kayıt altına alınmıştı. Peki bunlar yaşanmamış olsaydı, tesislerin işleyişi sorunsuz mu kabul edilecekti?
Ne yazık ki tartışmalar hâlâ teknik çözümlemeler, denetim mekanizmaları ve ÇED süreçleri gibi taahhütler çerçevesinde yürütülen prosedürlerin uygulanması ekseninde sürdürülmektedir. Oysa sorun, yerkürenin organlarının sökülmesi; tıpkı emeğin sömürülmesi gibi, yerkürenin de sistematik biçimde sömürülmesidir. “Kaza” olarak adlandırılan olaylar, gerçekte gerçekleşmesi kaçınılmaz süreçlerin sonucudur. Üretim aşamalarındaki kesintiler dışında bir sorun yokmuş gibi bir algı oluşturulmaktadır. Oysa bu sömürü, yıkımlar aracılığıyla görünür olmaktadır ve bu yıkımlar giderek artacaktır. Daha önce dünya genelinde örneklerini uzaktan izlediğimiz felaketler, coğrafyamızda 5–10 yılda bir görünürken artık yıl aşırı, hatta yılda birkaç kez yaşanacaktır. Üstelik bir kısmı kamuoyuna yansımadan geçiştirilecek, geçiştirilmektedir.
İşletmecilerin ve iş birlikçilerinin her türlü çözüm yolu için çaba harcamaları kendi amaçları doğrultusunda olağandır. Amaçları, yerküreyi ve emeği sömürerek birikim sağlamaktır. Ancak sorun onların belirlediği argümanlar üzerinden tartışıldığında çözülemez. Teknik elemanlar meseleyi temel bilimlerden kopuk, işletme mantığı çerçevesinde ele almakta; hukukçular konuyu dar yargı süreçlerine sıkıştırmakta; ekonomi alanında karşılaştırmalı muhasebe ve işletmecilik perspektifiyle değerlendirmeler yapılmakta; iletişim ve haber dili ise görüntü ve popülizm üzerinden yürütülmektedir. Böylece konu, temel sorunundan ve bütünselliğinden uzaklaştırılarak tali başlıklar üzerinden tartışılmaktadır.
Bugün nadir toprak elementlerini de kapsayan ekstraktif metalurji süreçleri madencilikle iç içe yürütülmektedir. Sorunun yerküre ile kurduğu ilişki değil, yalnızca ekonomik büyüklüğü abartılarak gündem yapılmaktadır. Oysa yıllar önce yöntem, işleyiş, çevresel etkiler, insan yaşamı ve kamu yararı açısından kapsamlı bir yargı değerlendirmesi yapılmıştı. İşletmecilere ve denetim mekanizmalarına duyulan güvene dayanarak riskin azaltılabileceği iddiası yargı kararıyla sorgulanmış; uygulanmayan kararlar ise o günkü tespitleri doğrulamıştır.
Bu bağlamda Danıştay 6. Dairesinin 13.05.1997 tarihli, E.1996/5477, K.1997/2312 sayılı kararı belirleyicidir. Ovacık–Bergama–İzmir hattında verilen bu kararda, siyanür yöntemiyle altın madeni işletilmesinin çevre ve insan sağlığı açısından ciddi riskler taşıdığı vurgulanmış; bu risklerin yalnızca işletmeciye ve idarenin denetimine duyulan güvenle azaltılabileceğinin kabul edilemeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Olası zararların telafisinin güç ya da imkânsız olabileceği belirtilmiş; kamu yararının yalnızca ekonomik fayda üzerinden değerlendirilemeyeceği, insan yaşamı ve çevrenin korunmasının öncelikli olduğu hükme bağlanmıştır. Danıştay o gün yaptığı analizle bugün yaşananları öngörmüş; işlemlerin yasaklanmasını kesinleştirmiştir. Ancak kararın uygulanmaması için yürütülen süreçlere yıllarca tanıklık edilmiştir.
Burada söz konusu olan yalnızca altın işletmeciliği değildir. Liç yöntemi bugün pek çok elementin kayaçlardan ayrıştırılmasında kullanılmaktadır. Yerkürenin bütünsel sömürüsü, coğrafya ayırt etmeksizin yaygınlaşmaktadır. Artık bir elementin nerede ve ne miktarda bulunduğu değil, onun işletilmesine kimin izin verdiği tartışma konusudur. Coğrafyamız bu nedenle hedeftir; zira hemen her bölgesinde maden işletme girişimi söz konusudur. Hükümetin tavrı da açıktır. Çöpler–İliç–Erzincan yıkımı sonrasında dönemin enerji bakanının “Madencilik bizim için hayati öneme haizdir” açıklaması bu yaklaşımı ortaya koymuştur. Olayın ardından TBMM’de “İliç Araştırma Komisyonu” kurulmuş; ancak tartışma “Madenciliği nasıl sürdürülebilir kılarız?” eksenine yönlendirilmiştir. Geçmiş örnekler ve gerçekleşmiş uyarılar dikkate alınmak yerine, bilimsel temeli yok sayan yaklaşımlar sergilenmiştir. 09 Temmuz 2004 tarihli Meclis tutanakları bu tartışmaları kayda geçirmiştir.
İzin verenler ve izin için “yasal düzenleme” adı altında çıkarılan metinler, anayasa, hak ve özgürlükler ve temel bilimlerle çelişir biçimde Meclis’ten geçirilmiş; doğayı, yaşamı ve yerküreyi koruyabilecek yasal engeller sürekli değiştirilerek madencilik faaliyetlerinin önü açılmıştır. “Madenciliği hayati öneme haiz” gören anlayışla, onların belirlediği gündem ve argümanlar üzerinden mücadele edilerek sonuç alınamaz. İliç ilk değildi, son da olmayacaktır. Kirazlıyayla–Yenişehir–Bursa ve Çatalağaç–Doğankent–Giresun örnekleri bunu göstermiştir. Her bir maden işletmesinin İliç’ten farkı, boyut dışında neredeyse yoktur. İliç’in bu denli gündem olması, dokuz çalışanın ani akma sonucu yaşamını yitirmesidir. Ancak sağlık kayıpları yalnızca anlık ve bireysel düzeyde değerlendirilemez; uzun süredir büyük bir coğrafi yıkım yaşanmaktadır. Her müdahale yeni bir yıkım üretmektedir ve bu yıkımlar geri dönülmez niteliktedir.
Bu tür tesislere artık izin verilmemeli; mevcut tesisler durdurulmalı; işçilerin geleceği sosyal ve ekonomik açıdan güvence altına alınmalıdır. 13 Şubat 2024’te liç yığınının akmasının kaçınılmaz olduğu, TMMOB belgeleriyle ortaya konmuştu; izin verenler, işletmeciler ve denetçiler dâhil herkes bu riski bilmekteydi. Bu nedenle yaşananlar basit bir kaza değil; bilinçli ve örgütlü bir yapının işlediği bir suçtur. Bu suç yalnızca çalışanlara karşı değil, yerküreye karşı da süreklilik arz eden bir yıkım zinciridir.
Bu durumla baş edebilmek için kapitalizmin ürettiği ve herkesi ortak etmeye çalıştığı yeni söylemler üzerinden yol alamayız. “İklim krizi”, “iklim adaleti”, “ekolojik restorasyon”, “onarma”, “su hasadı” gibi kavramlarla sahnelenen tartışmalar, meselenin kökenini perdelemektedir. Konuyu gerçek temeli üzerinden ele alacak, bütünlüklü bir idrakle hareket edecek “idrak”yum kaynaklarını yaşama geçirmek zorundayız.
