Çağ yakınması
Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!Ahmaktır hilesiz söz. Düz bir alın,Vurdumduymazlığa işaret. Gülen, kötü haberi almamış henüz.Bertolt Brecht
Bu çağla bir derdim olduğunu fark ettim birden.
Adım adım geldi yine de hızlı oldu. Savaşla ilgili doğru bilgi almak istiyorum ama İran’ın hazırladığı ofansif AI videolardan ve Amerikalıların Trump eleştirisi skeçlerinden öteye erişmekte zorlanıyorum.
Gazeteci İsmail Arı, Sendikacı Mehmet Türkmen tutuklandı. Sosyal medyaya bakıyorum. Bana yer yerinden oynadı gibi geliyor ama bu kaç kişilik bir zemin, yankı odamın içinde miyim bilemiyorum. İBB davasında turkuaz basın kartı krizi çıktı. Takip ettiğim gazetecilerin o kadar azında var ki. Şimdi ne olacak bilemiyorum. Bilgiye tam ve net erişmekte çok zorlanıyorum.
Her gün yeni bir yapay zeka haberi geliyor. Artık bizim yerimize e-posta atabiliyormuş, bütün dosyalarımızı ayıklayabiliyormuş, excel düzenliyor, sunum hazırlıyormuş. 2023’te Tim Boucher yapay zeka ile bir yılda yüze yakın roman yazmıştı. Bu sene Coral Hart çıktı, bunu ikiye katlamakla kalmayıp açtığı kursla binlerce kişiye ders vererek bir saatten az bir sürede nasıl roman yazılabileceğini anlattı, anlatıyor. Yapay zeka ile bir haftada film çekmişler. AI cast havuzu için insanlar kayıt oluyor, yüzleri reklam filmlerinde oynuyor evde oturdukları yerde. Evde temizlik robotunu iş yerindeyken çalıştırıyorsun, market siparişini online veriyorsun, WhatsApp mesajlarını yapay zekaya yazdırabiliyorsun, toplantıya online bile olsa girmeyip toplantı notlarını yapay zekaya tutturabiliyorsun.
Kapitalizmin çağında olmasaydık, başka bir alemde yaşasaydık, belki sevinebilirdik. Artık insanlığın beklenen gelişimine ulaştık. Bizim zevk almadığımız her şeyi yapay zekaya yaptırıp insanlığın gelişimine odaklı, insan merkezli bir hayata daha çok zaman ayırabiliriz derdik. Şimdi sektör sektör korkular içindeyiz. İşsiz mi kalacağız? Çağ, korku ile güdülenme çağı.
Bu kadar hızlı ilerleme tarihin hiçbir döneminde yaşanmamıştı. Ne psikoloji ne sosyoloji bilimi yetişebilir bu hıza.
Bizim bir şeylere canımız sıkkın ama neye? Adını koymadan yenisi gelecek nasılsa.
Yaşlı kavramına sıkışmaktan korksam da düşünmeden edemiyorum. Bu nasıl bir yalnızlığa sebep oluyor dünyada?
Bir yandan derin bir yalnızlık bir yandan delice bir kalabalık içinde kaldık.
Hangi ara nasıl ikna olduk hepimizin birer yaşam gurusu olduğuna da herkes bir şey paylaşmak ihtiyacı hissetti bir başkasına iyi gelme umuduyla? Kendi kendine konuşmak eskiden bir çıldırma alameti sayılırken kalabalık sokaklarda elindeki telefona bakarak oyunculuk sergilemek nasıl normalleşti? İçerik üretmek diye bir mesleği ve bunun uğruna evlerin şantiyeye dönmesini, evin mutfaklarının sete çevrilmesini ve hatta öz evlatların figüran edilmesini ne ara kanıksadık?
Biz bu mizahı ekran çağından önce içimize mi atıyorduk, kime sergiliyorduk?
Ne çok takdir ihtiyacımız varmış meğer, iki fava hepimiz tav olduk.
Yapay zeka çok şeyi değiştirecek. Kullanmayı öğrenen için çok faydalı. Öğrenmeyen artık çağ dışı kalacak. Bu cümleler başımda üşüşüyor. Öğrenmeyi bıraktığın anda yaşlanırsın sözü de kulağımda çınlıyor ama ben bu sözü, artık yaş kemale erdiğinde tercihli bir öğrenme için sarf edildi sanmıştım. Dans etmeyi öğrenmek istiyordum, oyun yazarlığını öğrenmek istiyordum, kara kalem çizim yapabilmeyi öğrenmek istiyordum. 30 senelik emekle bizi emekli edemeyen sistemde aç kalmamak için baştan bir şeyler öğrenmek zorunluluğu gelmemişti hiç aklıma.
Bu hayata akşam ezanına kadar sokakta oynayarak, lastik atlayarak, ağaçlara tırmanıp dalından yemiş yiyerek başladı benim nesil. Görüşünce bir sonraki görüşme için sözleşilir, söz verilen tarih ve saatte orada olunurdu. Yaz kamplarında adımız anons edildiğinde arkadaşlarımızın bizi aradığını anlardık. Yazlıklara da telefon bağlatılmazdı. Bir mektup trafiği yaşanırdı yazları. Mektubun bir trafiği vardı. Mektubun kuralı, kaidesi, inceliği vardı. İkili ilişkiler çok emek ve sabır isterdi. Diz dize değesiye aylar geçerdi. Birlikte geçirilen süre uzasın diye icat edilmiştir eve bırakma centilmenliği. İnsanları uygulamalarda sağa sola kaydırıyoruz, bir iş yönetir gibi hedef odaklı buluşmalarda net beklentiler ortaya koyuyoruz. Kısıtlı zamanlardan yıkık anılarla çıkıyor, gülüp geçiyoruz. Ne sevmeyi biliyoruz ne sevilmeyi. Zira süreçte öğrenilen şeylerdi, hızlı tüketilen değil.
Şimdi baştan yapay zeka öğreneceğiz. Yazık oldu yirmi senedir kafamda yaşadığım romana. Doğru promtu bulup 45 dakikada yazılsın diye hayal etmedim onu ben. Geceyi gündüze karıştırarak yazacaktım. Doğru cümleyi bulduğumda sandalyemi geri kaydırıp ekrana huşu ile bakacaktım. Bir sabah güneş doğarken belki kendi yarattığım karakter için bir damla gözyaşı dökecek ya da heyecanlanıp “helal kız sana” diye yeni bir kahve daha koyacaktım. Yirmi sene içimde büyüttüğüm bir hevesi 45 dakikaya sığdırmak zorunda değilim ki. Bir romandaki aile ilişkilerini yazabilmek için Freud ve Lacan külliyatını okuyan yazar ne olacak şimdi? Bir kapak tasarlamak için binlerce kitap kapağı incelemiş ve o kitabı okumaya günler ayırmış tasarımcı ne olacak? Kitabı okur gözünden okumaya çalışan ve düzenleyen editör ne olacak? Kitapçılarda yüzlerce yazarın binlerce eserine hakim o çalışanlar nicedir neredeler kim bilir?
Film setleri mesela nasıl devasa ve kolektif bir iş. Bir filmin sesçisi, ışıkçısı, kostümcüsü, makyözü tüm emekçileri, bir filmin kolektif üreticileriydi. Film sonu o jenerik uzar giderdi. Ne yazacak orada şimdi: “Promtu veren” mi?
Kapitalizm eleştirilerinde zaman zaman bireyciliğin yeri gelirdi. Sosyal medya ile çaktırmadan bayrak bireyselliğe verildi. Bir insan sokağa çıkmak için yüzüne yirmi farklı kozmetik sürer mi? Yatmadan önce bakım rutini bir saati aşar mı? İnsan yalnız kendisi için üç saat süren bir yemek hazırlığına girişip de tabağına yenilebilir çiçek dahi koyar mı? Bir insan kendine neyin yakışacağını anlamak için binlerce kısa video izlemek zorunda mı? Madem kameralar önünde giyinip soyunabiliyoruz, evin her köşesini silip süpürürken kaydedebiliyoruz, bu kalın perdeler hangi kültürün icadı? Herkesin ne çok rutini varmış meğer bunca rutin içinde diğer insanlara ayıracak zaman var mı?
Kameralar kapalıyken de gerçekten böyle miydi yaşam yoksa tüm bunlar bireyselliğin getirdiği yalnızlıktan mı?
İnsan sosyal bir varlıktı, kendi dışındaki herkesi bir ufak telefona tıktı ve hâlâ orada samimiyetle var olduklarına inandı. Gerisi dijital zorbalıkla yüzleşme hali. Yüz yüze ilişkilerin samimiyetini özledim. Dünyaya geldiğim döneme dair her şeyi özledim. Doğduğum çağın en büyük zulümleri yaşanan absürtlüğün yanında dobra kötülükler gibi kalıyor. Nefret ettiğim liderlerin dahi diplomatik adabı, yabancı dil hakimiyeti, bir okumuşluğu vardı. Eski nefretim bile daha kaliteli geliyor artık, hak eden iyi hak ediyordu doğrusu. Soytarıdan nefret etmekle kralı tahttan indirmeye çalışma farkı.
Bu kaçıncı şahit olduğumuz savaş, böylesini akıl alır mıydı? Black Mirror o kadar da kara değil artık. Nostalji, öğrenme isteğime ağır basıyor. Bu çağı bünyem tamamen reddediyor.
Akşam yemeklerinin el lezzetiyle şölene dönüşen mütevazı halini, aynı tabak takımını kırk sene zevkle kullanabilmeyi, kombin lafını duymazdan önceki hayatımda sahip olduğumuz iki pabuçtan birini ayağımıza geçirip yürüyüşe fırlamayı, şehri, sokakları, parkları sevdiğimiz zamanları, kalabalık sofraların zenginliğinin masada değil sandalyede oturanların fıtratında aranmasını, evlerde çiviye asılı bağlamaları, utları, cümbüşleri, yan yana oturup eski fotoğraflara bakmayı, telefonun zırt pırt çalmamasını, çaldığında önemli bir şey olmasını, işten çıkınca elimde işe dair hiçbir şey kalmamasını, çocuklar için icat edilen kış geceleri oyunlarını, masal anlatmayı, dinlemeyi; isim, şehir, hayvan, bitki, sessiz sinema oynamayı, pikniğe, sahile, çay bahçesine gittiğimizde yapacak şey ve konuşulacak konu bittiğinde sessiz ve huzurla ufka bakmayı, market ve yemek siparişlerinin kapıya kadar gelmediği ve herkesin pazara gitme hakkına ve zamanına saygı duyulduğu, zamanın bizim elimizde ve kontrolümüzde hissettiğimiz, her an ulaşılır olmadığımız o manuel dönemi çok özledim.
İçinde bugüne nazaran insana fazlasıyla saygı vardı. Her şeyde bir emek, emeğin saygınlığı vardı. Kendi zamanımızı kontrol hakkımız vardı. Bir hayatımız vardı.
Kapitalizm karşısındaki gücü, emeği değersizleştirmenin yolunu sosyal medya ile buldu. Üretim bantlarına verilen ömür, adliyelerde patlayan tabanlar ve onca sene okunan hukuk, 30 yıllık eğitimle gelinen hekimlik, bir kamera açıp karşısına geçip ağzına ampul sokan adam ya da pijamalarıyla gaz çıkaran kadının on dakikada hesabına gireni kazandırmadı emekçisine.
Hepimiz kötü insanlar değiliz ama nasıl erdik peki bunca kötülüğe?
Zor zamanlarımda iki dünya savaşı birden görmüş Brecht’e sığınırım.
Soruyorum: Bu çağın iyiliği nerede?
Soruya soru Brecht’ten:
İyilik neye yarar,Öldürülürse iyiler çarçabuk,ya da iyilik görenler?Özgürlük neye yarar,yaşarsa bir aradaözgürlerle tutsaklar?Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese,akıl neye yarar?
Kesin hükümlerden kaçınırım lakin aşikar ki bu dünyanın altı üstünden yeğ. Dünyanın altını üstüne getirmeden bize hayat yok.
Fazla nahif kalmaya da gerek yok bu çağa. Ülkeler yanıyor, kıt kaynaklar tükeniyor, yapılan AI prodüksiyon çok güzel evet, o filmlerdeki bombalar gerçekten lego değil ve ölüyor insanlar, her gün düzgün insanlar tutuklanıyor, azalıyoruz. Kontürünüz çok şık, kombininiz harika, skecinize çok güldük, banyonuzu harika dönüştürmüşsünüz elinize sağlık.
Brecht’ten saygılarla:
Ama bizler de, artık bundan böyle,boyun eğme zaatıyla değil deboyun eğmeme zaatıyla ilgilenen bizler de,somut öneriler öne sürereketten kemikten işkencecileri alaşağı etsinler diyeinsanlara ders veren bizler de,inanıyoruz kiyaklaşan bombardıman filoları karşısında parababalarının,yok şu sorunu nasıl çözeceğimizi,yok şu konuda ne önerdiğimizi,ve devrimden sonra,biriktirdikleri paraların ve bayramlıklarının ne olacağınıdurup durup soranlarafazla bir sözümüz yok söyleyecek.
