Münih Konferansı ya da bir dünya çöplüğü
Münih Güvenlik Konferansında ABD ve Batı Avrupalı emperyalist devlet sözcülerinin açıklamalarıyla katılımın çeşitliliği üzerine irdeleme-değerlendirmeler, askeri strateji(ler) başta olmak üzere “kurulu dünya düzeninin yıkımı” iddiasını merkeze alan politik-iktisadi analiz ve çıkarımlar, yazar ve politikacıların ülke ve sınıf konumlanmalarıyla bağlı olarak farklılık gösteriyor. Mevcut uluslararası ilişkiler sisteminin sahne olduğu değişim ve gelişmeler bu türden irdeleme ve tutum belirlemelerin yeni unsurları da içererek devam edeceğine işaret ediyor.
13 Şubat'ta başlayan Münih Güvenlik Konferansını ABD ile Batılı emperyalist ülke yöneticilerinin “birbirlerinden tümüyle ayrışması”nın göstergelerini daha açık hale getireceği beklentisinde olanların büyük çoğunluğu, bu konferans “arenası” ve sonrasındaki açıklamalar karşısında tereddüte düştü. Başlıca sebep Trump yönetiminin Grönland'ı ilhak tehdidinde bulunması, AB yöneticilerini Ukrayna savaşının “sona erdirilmesi” görüşmelerinde, ‘masanın kenarına itmesi’, NATO’nun askeri kaynaklarına daha fazla para transfer etmeyi dayatması vb. gibi, stratejik ittifak politikalarına sığmayacağı ileri sürülen veya sanılan ataklarıydı. 2026 Münih Konferansı, kapitalist emperyalist dünya sisteminin, başlıca büyük güçler arası pazar ve etki alanları mücadelesinin daimi olduğuna ilişkin gerçeği karartma özelliği de gösteren yukarıdaki anlayış ve beklentilere hem yanlışlayıcı bir yanıt oldu hem de değişimin önceliklerine dair unsurları daha da alenileştirdi. Mekân “sahibi” devletin Başbakanı Merz, açılış konuşmasında "Transatlantik güveni birlikte tamir edelim ve canlandıralım” çağrısında bulundu. O ama diğer yandan, Avrupa’nın risklerden kaçınma gerekçesiyle kendini geri çeken bir tutum içinde olmaması, fırsatlar yaratıp enerjisini ortaya çıkarmasını ve “küresel politikada bir etken haline gelme”sini istediklerini belirterek Alman ordusunu bu hedeflerle “mümkün olan en kısa sürede Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusu” haline getirmekten de söz etti. Emmanuel Macron ise, Avrupa’nın nükleer caydırıcılığı da içerecek şekilde “jeopolitik bir güç haline gelmesi gerektiğini” söylerken, yönetici ekibi, Epstein dosyalarındaki belgeler nedeniyle fire vermeye başlayan ve İngiltere tarihinin en kararlı emekçi düşmanlarından biri olan Keir Starmer, “sıkı bir gücü inşa etmeliyiz” ve “savaşmaya hazır olmalıyız” çığırtkanlığını sürdürdü.
Ne ki, ‘asıl beklenen’ ABD adına Dışişleri Bakanı Marco Rubio’un, çok hızlı şekilde değiştiğini belirttiği dünyanın bugünü ve geleceğine ilişkin Amerikan emperyalist politikaları kapsamında söyleyecekleriydi. Rubio,"Jeopolitik çağındayız ve bu yüzden hepimiz, rollerimizi gözden geçirmeye ihtiyaç duyuyoruz" diyordu. Dinleyici ve yorumcuların ‘göçmenler’le ilişkisini anlamakta zorlanmayacakları üzere "Sınırların olmadığı bir dünya bize büyük zarar verdi" dedi Rubio. Hemen ardından bu yaklaşımın "yabancı düşmanlığı olmadığı"nı söyledi, ama "Aksi takdirde medeniyetimizin varlığı tehdit altına girecek" diyerek ırkçı-yabancı düşmanı anlayışını yeniden formüle etti.
ABD ve Avrupa'nın "kader birliği" ve birlikte olması gereğinden, "Restorasyon sürecini” Avrupa'yla birlikte yapma tercihinden söz eden Rubio, "Zayıf müttefikler istemiyoruz. İşlemeyen bir statükoyu savunan müttefikler değil, onu düzeltmeye çalışan müttefikler istiyoruz" diyerek Avrupa’nın emperyalist ve iş birlikçi yönetimlerinden daha fazla silahlanma ve NATO’nun güçlendirilmesine daha fazla katkı beklentilerini de yineledi. Savaş politikasının bakanı Rubio, "Batı'nın gerileme sürecini yöneten kibar görevliler olmayacağız" diyordu. Saldırgan-savaşçı politik bir açıklamaydı bu. Başlıca düşmanların Çin ve Ukrayna pazarlığına rağmen Rusya olarak önceki dönemde belirlendiği bu politikanın, güçlenen ve ardınca sıralanan NATO güçlerinin desteğinde yürütülmesi için gereklilikler böylece sıralanmaktaydı.
“Kurallara ve haklara dayalı” olduğu üzerine binlerce yalanın bir arada piyasaya sürüldüğü “eski Dünya düzeni”nin eskisi gibi sürmediği ve sürmeyeceğine dair olgusal gelişmeler, örneklenmeyi gerektirmeyecek denli çokluklarıyla son yıllarda daha fazla yığılmış bulunuyor. “Hep birlikte, yeniden açıkça güç ve her şeyden önce büyük güç politikasının hakim olduğu bir döneme girdik” diyerek savaş hazırlıkları söylemini sürdüren Merz ve diğerlerinin açıklamaları da bu durumu teyit ediyor.
Bu dünya durumu ve gelişmelerin yönü, dünya halkları, işçi sınıfı ve dünyanın tüm ezilenlerinin başlıca iki önemli başlığı bütün netliğiyle görüp buna karşı kendi ve gelecek kuşaklarının yaşamının yıkıma uğratılmaması için, büyük çoğunluk açısından halihazırda sürmekte olan hayırhah tutumu terk etmelerini koşul haline getiriyor. Batılı emperyalistlerin ırkçı faşist Lindsley Graham liderliğinde Münih’te İran’a karşı bayrak sallaması ve savaş tacirliği uyarıcı değil sadece, harekete geçirici de olmalıdır. Emperyalizm, günümüzde ABD başta olmak üzere başlıca emperyalist ülkelerin yönetimleri eliyle dünyayı yeniden ve daha büyük yıkımlara doğru sürüklemektedir. Bu emperyalist politikanın günümüzdeki en saldırgan temsilcisi ise, barış ve uzlaşı üzerine söyleme rağmen ABD’dir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın çeşitli bölgeleri ve ülkelerinde ve tabii ki kendi ülkesinde de uyguladığı politikaların dönemsel stratejik-taktik özellik ve değişikliklerini mali oligarşinin Beyaz Saray’daki gücüyle bağlı ve sınırlı gösteren oldukça yaygın görüşün başlıca özelliği, kapitalist emperyalizmin tüm karakteristik özellikleriyle öne çıkan bu en güçlü temsilcisinin son yüzyıldır sürdürdüğü uluslararası strateji ve politikayı bütünlüğü içinde-görmüyor olmasıdır. Rekabet, sermaye ihracı, işgaller ve darbeler ve de eninde-sonunda kendi ülkesi ve tüm ülkelerde işçi sınıfı ve ezilen ulusların kurtuluşuna karşı, sosyalizm-komünizm düşmanlığı; evanjelizm, siyonizm, İslamcılık istismarı; doğanın denizleri, karasuları, havası, bitki örtüsü, canlı türleriyle yıkımında ilk sıradaki sorumluluğuyla ABD, bu süreç içinde oysa tüm diğer emperyalist-kapitalist haydut sürüsüne de öncü oldu.
İkinci Dünya Savaşı döneminde, Hitler faşizminin dünyayı kana boğmaya başlaması karşısında sosyalist Sovyetler Birliği’nin yenilmeyip karşı harekâtının muazzam büyüklüğünü fark ettiğinde, yöneldiği ittifak dışta tutulursa, Amerikan emperyalizmi faşist gericiliğin ve faşist darbelerin teşvikçisi ve destekçisi ola geldi. Nixon’un, Carter’in, Bush’un, Beiden’in imza attığı politikaları görmeyip sadece “deli Trump”ın hoyratlığını görenler, ABD’nin Venezüella, İran, Ukrayna, Suriye, Irak, İsrail, Türkiye vb. ülkelerdeki politikasını ve bu ülkelerin yönetimleriyle ilişkilerini karartıp, bu ilişkilerdeki değişim grafiğini tek yanlı ve işlerine nasıl geliyorsa öyle anlamlandırmayı sürdürüyorlar. Bu emperyalist büyük zorbayı “halkların-ulusların dostu ve koruyucusu” olarak görüp gösterenler, Venezuela ve İran’da uşaklık bayrağı dalgalandıranlarla aynı saftalar. Mollaların gericiliğini emperyalist yıkıcılığın gerekçisine çevirip iş birlikçiliğe örtü çekmek, bu gibiler için ihanetin formülü olmuştur. ABD’nin Irak’ı işgalini törenlerle kutlayanlarla Türk burjuva ulusal savaşında İngiliz iş birlikçiliği yapanlar ve devamcıları, farklı ulusal kökenlerine karşın, aynı soydan sayılırlar. Tarih, emperyalistlerin ve işgalcilerin girdikleri topraklarda bazı yerli güçleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya yönelirken onlara bazı avantajlar da sağladığını ve sağlamaya gereksinim duyduklarını yüzlerce örneğiyle göstermiştir.
Münih Konferansı da, Suriye üzerine emperyalist politikaların karanlık labirentlerinde sergilenen sözde kucaklayıcı rekabet ve şaklabanlık böylesi bir entrikanın da göstergesiydi. Kürtlerin ve bölgenin diğer halklarının özgürlük ve kurtuluş istemi ve mücadelelerini, bölge gericiliklerinin uzun süren inkârcı ve cendereye alıcı politikalarından da yararlanarak istismar etme ve gölgeleme emperyalist politikasının etkisiz kılınmasının yalnızca Kürtlerin sorunu olmadığı bu vesileyle bir kez daha görülmüş oldu. 2026 Münih Konferansı, dünya halklarının, nerede ezilen ve sömürülenler varsa onların yanında olmak üzere kendi gerici egemenlerine karşı mücadeleye atılmalarının, geçmişte olduğu gibi günümüzde ve gelecekte de ulusal-sosyal ve sınıfsal kurtuluşun en önemli koşulunu oluşturduğunu bir kez daha göstermiş oldu.
