menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ORTADOĞU’DA İLKESEL TUTARLILIK: EMPERYALİZM, DİN/MEZHEP JEOPOLİTİĞİ VE TÜRKİYE’NİN STRATEJİK AKLI

28 0
14.03.2026

Maalesef Ortadoğu üzerine yapılan tartışmaların önemli bir kısmı bilimsel ve rasyonel analizlerden çok ideolojik sadakatler etrafında yürümektedir. Bu nedenle bölgedeki krizleri anlamaya çalışan her yaklaşımın ilk sınavı, ilkesel tutarlılık meselesidir. Bir aktörün saldırganlığını eleştirirken başka bir aktörün benzer davranışlarını mazur görmek, yalnızca siyasal bir tutarsızlık değil aynı zamanda entelektüel bir zaaf üretir.Örnek olarak önceki bir paylaşımımda; "ABD emperyalizmi ve siyonist İSRAİL'in saldırganlıklarını şiddetle reddettiğimiz ortada. Ancak İRAN'ın ısrarlı bir şekilde Türkiye'ye yönelik 3. füze saldırısını da mazur görmek mümkün değildir. Şia doktrini ile tahkim edilmiş kibirli Fars milliyetçiliği ve yayılmacılık tehlikesini de görmezden gelemeyiz" yönündeki rasyonel bir riske işaret etmek sebebiyle haksız ve dayanaksız suçlamalara muhatap kılındık. İşte bu sebeple bu yazıyı kaleme almak zorunda kaldım.

Bugün Ortadoğu’da yaşanan gerilimlerin merkezinde iki farklı fakat birbirini besleyen dinamik bulunmaktadır: küresel güç projeksiyonları ve bölgesel jeopolitik rekabetler.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin bölgeye yönelik stratejisi büyük ölçüde askeri müdahaleler, rejim mühendisliği girişimleri ve güvenlik mimarisinin yeniden tasarlanması üzerinden şekillenmiştir. Irak’ın işgali, Suriye iç savaşındaki vekâlet mücadeleleri ve Filistin meselesi etrafında yaşanan Gazze soykırımı gibi krizler bu stratejinin en görünür sonuçlarıdır. İsrail’in teolojik saçmalıklarla tahkim edilmiş güvenlik doktrini de aynı çerçevede bölgesel güç dengelerini sert biçimde etkileyen bir faktör olmaya devam etmektedir.

Bu nedenle ABD'nin yeni dönemde de hegemonyasını sürdürme amacı ve İsrail’in saldırgan güvenlik politikalarına yöneltilen eleştiriler yalnızca ideolojik reflekslerden ibaret değildir.Ağırlıklı olarak II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulmuş Uluslararası hukuk, milletlerin egemenliği, insan hakları ve insan güvenliği açısından bakıldığında bu eleştirilerin önemli bir kısmı güçlü normatif temellere dayanmakla birlikte, bu normatif değerler parantez içine veya askıya alınarak önemsiz hale getirilmiştir.

Tespitimize gerekçe olarak bu normatif çerçevenin küresel güçler ve bölgedeki diğer bütün aktörler için de geçerli olması gerekirdi. Aksi halde eleştiri, haklı bir ilkesel duruş olmaktan çıkar ve tarafgir bir söyleme dönüşür. Kaldı ki, artık söylem olarak bile normatif değerlere işaret edilmemekte, "kaba güce" dayalı haklılık ölçüleri geliştirilmektedir.

Bu noktada İran’ın bölgesel stratejisi özellikle dikkatle incelenmesi gereken bir örnek sunmaktadır.

1979 İran Devrimi yalnızca bir rejim değişikliğini değil, aynı zamanda teolojik bir devlet modelinin inşasını temsil eder. Şii doktrinin belirli yorumları devlet ideolojisinin merkezine yerleştirilmiş, devrimci söylem ise İran’ın tarihsel Fars kültürü jeopolitik........

© Enpolitik