Nadim Macit’in uyarıları ışığında…
Erich Maria Remorque’nin romanlarından biri. Filmi de yapıldı.
Maria ismine bakıp aldananlar olmuş, güzel, alımlı, edebiyattan anlayan, ince ruhlu bir yazar olarak tahayyül etmiş mesela bizim romancımız Bahaeddin Özkişi. Bahaedddin Özkişi Uçtaki Adam ve Köse Kadı gibi tarihi romanların yazarı. Alışıldık tarihi roman yazarlarından biraz farklı. Onu temsil edebilen bugün birkaç tarihi roman yazarı var. bunlardan birisi … Üçüncüsü ise Alper Kaan Bilir. O da Isparmaça adlı romanında tarihte çözülmemiş bir rövanşa imza atıyor.
Bahaeddin Özkişi’nin her iki romanında da bu tarihi rövanştan izler var.
Ama onun en incelikli romanı: Sokakta.
Hikâye ile roman arası bir yazım.
Maria Remorque’ı neden kadın diye düşledi acaba?
Neyse konumuz ne Maria, ne Özkişi ya da tarihi romanımız üzerine ahkâm kesmek değil. Konumuz hepsini ihata eden Garp, Batı…
Doğu ile Batı’nın mücadelesi yeni değil.
Her ne kadar böylesi keskin hatlarla ayırmak ne derece tarihi anlamamıza yol açar bundan kimse emin olamaz. Ben de doğu batı ayrımına aldığım tahsil açısından zaten karşıyım. İtiraf etmeliyiz ki biz batıya karşı fikirler ve eylemler, hatta kanlı savaşlar tertip ettiğimiz ve veya savuşturmak zorunda kaldığımız zamanlarda bile oradaki fikirlerden yararlandık. Fikirlerden, ilimlerden, tekniklerden, tavır ve davranışlardan da…
Sadece Viyana bozgunumuz değil onları üzerimize salan.
Kadim tarihten gelen izler var. İzler ve hisler…
İskitler, Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Peçenekler, Uzlar, ve daha nice Türk ya da Türkik kavimler, budunlar, boylar Batı’ya at sürdüler. Arif Nihat Asya’nın şiirinde dediği gibi:
“Devler geçti bu yollardan
Dudaklarında Hun türküleri…”
İstanbul’un Fethi elbette ki bütün Hıristiyan âleminde büyük bir yıkım meydana getirdi. Yıkım ve diriliş ihtiyacı…
Viyana muhasaramızın ikincisinden yani meşhur Viyana Bozgunundan sonra ise üç yüz yıl boyunca Türk’e vurmak iftiharı ile yaşıyorlar. Türk’e ve İslâm’a. Çoğu kez bu ikisini aynı addetmişti zaten…
Herhangi bir Sırp Müslüman olunca ona Müslüman oldu denmezdi. Türk oldu denirdi. Batı literatüründe öyle ifadeler var ki kitaplar yetmez. En son size Doğu’ya Bakış’ı önerebilirim.
Felsefeler, ilimler, teknikler, stratejiler, fikirler, ideolojiler ve planlamalarda Türk’ün tarih boyunca Batı ile olan karşılaşmalarında Batı da bizden çok şey kazandı. Türklerin Avrupa’ya Tesirleri adlı kitap gibi onlarca kitap yazıldı bu konuda.
Romanlar da yazıldı çok sayıda.
Son zamanlarda yazılan en ilgi çekici roman –hayli de hacimli- Imprimatur adını taşıyor. İki kişi yazmış romanı: Rita Monaldi ile Francesco Sorti.
1683 yılının Eylülünde geçiyor. Daha doğrusu 11 Eylül –onlar için büyük felaketin izlerini sürmek için yapılan ve aynı gün zaferle sonuçlanan şehir direnişine dışarıdan verilen ve başını Leh kralı Sobiyevski’nin çektiği dışarıdan şehri kurtarmaya gelen şövalyelerin kuşatmayı dağıtan saldırısının olduğu gün ile önce Eylül sonlarına, sonra 1699’a kadar uzanan hikâyeler… İstihbarat çalışmaları, Papalığın destekleri, Türkleri Balkanlardan hatta mümkünse Anadolu’dan atma hülyaları ve içerden hainlerin deşifre edilmesi, yani Fransızların… Daha doğrusu Fransa kralının…
Viyana muhasarasının püskürtülmesinde elbette Avusturyalıların payı büyüktür. Viyana Belediyesi ve Viyana’da ikamet edenler, -kralları bukleli saçlı, ayağında taytlı kralları Leopold Tuna nehri üzerinden kuzey batıya doğru firar etmiş olsa da- çok büyük bir direnç gösterdiler. Fakat dış destek olmasa çoktan teslim olmuşlardı. Hatta o dış destek geciktikçe ve fakat geleceği hakkında sağlam kanaat olunca şehrin direnci de o derece arttı. Kendilerine göre büyük kahramanlık hikâyeleri çıkardılar. Özellikle fırıncıların gece boyu Osmanlı lağım farelerine –ki vebanın sorumlusu farelerden de çektikleri ile paralel- kızgın yağ dökmeleri başlı başına bir hikâye…
İmpramatur’un daha ilk bölümünde şöyle yazıyor:
“XI. İnnocentius, Türk’le savaşmak için gereken parayı gerek mali, gerek ahlaki bu sıkıdüzen sayesinde zar zor toplayabilmiş ve Hıristiyan ordularının davasına büyük bir katkı sağlamıştı.
Ama şimdi savaş belirleyici âna ulaşmıştı. Ve Viyana’dan bütün Hıristiyanlık âlemi ne bekleyeceğini biliyordu: Kurtuluş ya da yıkım.” (Rita Monaldi – Francesco Sorti, Impramatur, çev. Kemal Atakay, İstanbul 2004, s.9)
Papa’nın desteği, bütün Hıristiyanların hangi mezhepten olurlarsa olsunlar birliği romanın başından sonuna kadar Türk’e karşı bir bilinç oluşturma çabası olarak romanın ana eksenini oluşturuyor. Ve doğal olarak Fransızların akıllanması…
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!
Çünkü Impramatur’daki karşı cephe yine Türk ve yine oyun ona karşı oynanıyor.
Korku ve vehimlerinden kurtulamayan Batı, başta da İngiliz Yahudi aklı Kırım Savaşında bize destek verip Rusların sıcak denizlere inişini kontrol altına almış olsa da, Ruslarla gizli bir anlaşma imzalamayı da ihmal etmediler.
Ruslarla yaptıkları anlaşmada İngilizlerin sömürgelerindeki Müslümanlar kışkırtılmayacak, Rusların sömürgesi olan Türk ülkelerinde de isyana izin verilmeyecekti.
Kafkas ve Türkistan İslam Orduları Kumandanı Enver Paşa’nın katli ile Talat ve Cemal Beylerin katli işte bu gizli planın eseriydi.
Zira onlar emperyal vizyonu devam ettirme hülyalarını bütün dünya ile paylaşmışlardı. Talat Paşa’nın dost sandığı bir İngiliz ile sohbeti suikastların gerçekleşmesi için düğmeye basılmasına ve katil Ermenilerin cinayet aracı yapılmasına sebep oldu.
Aubrey Herbert’in Ben Kendim: Osmanlı Ülkesine Son Seyahatler adlı rapor g2ibi hatıratından anlıyoruz ki, bu gizli anlaşmanın hedefe koyduğu İttihat Terakki iktidarının üç kudretli ismi takip altındadır; Herbert Talat Bey’den aldığı bilgileri Lloyd George ve diğer üstlerine iletmektedir. (Aubrey Herbert, Ben Kendim: Osmanlı Ülkesine Son Seyahatler, çev.Yılmaz Tezkan, 21.YY Yayınları, Ankara 1999)
“Talât "Şimdi altı kızıl Cumhuriyete geri gelelim. Onlar kızıl'dır ama kızıllıkları o kadar derin değildir. Bu ülkelerin halkı Müslüman’dır ve tabii olarak Türkiye'den etkilenirler ve Türkiye'nin çektiği acılardan müteessir olurlar. Buhara potansiyel bir güçtür. Orada iyi veya kötü olarak gelişmeye müsait gizli imkânlar var. Şu anda Türkiye İngiltere ile harp halindedir ve biz bütün Şark'ta büyük bir propaganda faaliyeti içindeyiz, çok etkili olmasa da Hindistan’ı kışkırtıyoruz. Türkiye, aslında Büyük Britanya'ya karşı yapabildiği kadar çok kişiyi kendi tarafına çekecek bir politika uyguluyor ve misilleme yapıyor" diye devam etti.”
Bu sohbetler sırasında diğer ittihatçıların da nelerle meşgul oldukları öğreniliyor:
“Enver'in şu günlerde, Moskova'da olduğunu, kendisinin de, Bolşeviklikten hoşlandığından değil ama onunkine benzer sebeplerle Moskova'ya gidebileceğini söyledi. Enver, söylediğine göre siyaset bakımından renksiz biriydi, ülkesi için elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Halil Paşa (onu en son Townsend teslim olduğunda Kut ile Sanayat arasında görmüştüm.) da Moskova'daydı. O, bir istisna teşkil ediyordu, komünizme eğilimi vardı. Cemal Paşa, Türkistan'da İngiltere aleyhine propaganda faaliyeti içindeydi.Bolşeviklikle İslamiyet arasındaki tabii zıddiyetten bahsetti; ateş ve su daha fazla farklı olamazdı. Pan-İslamizmin gelecekte ne rol oynayabileceğini sordum. Bana milliyetçilerin veya Genç Türklerin görüşlerini aktardı. İslamiyet dedi, büyük bir dindir. Çölde zuhur etmiş olmasına rağmen medeniyete uygundur ve modern ihtiyaçlara kolayca tatbik edilebilir. Fakat, bütün diğer dinlerde olduğu gibi, fanatiklerin gönlünde çok çabuk hoşgörüsüz bir hale gelebilir. Genç Türkler hareketleriyle Pan-İslamizmi bir silâh olarak kullanmak istemediklerini göstermişlerdi. Pan-İslâmizm Abdulhamit'in politikasıydı fakat bu kısa görüşlü bir politikaydı.”
Talat Paşa belli ki İngiliz arkadaşını iknaya çalışıyordu ama nasıl ki daha önce Birinci Dünya Savaşı öncesi itibar etmedilerse yine etmeyeceklerdi. Yunanlıları kışkırtıp Ege’yi istila ettirmeleri bunun açık bir deliliydi.
Hindistan’daki karışıklıkta Türk şahsiyetinin olup olmadığını sordum. Hindistan’daki karışıklıkların Türkiye ile dostane ilişkilere girdiğimizde otomatik olarak sona ereceğini söyledi. Beğendiğimiz herhangi bir Türk’ü gönderebilirdik. Gülerek ilave etti, "Hükümetinizin bana güvenmesi hiç muhtemel değil ama böyle bir şey olursa elimden gelenin en iyisini yaparım."
Herbert, özellikle panturanist hareketin akıbetini ve gelişme imkânlarını merak etmektedir:
“Pan-Turanist hareketin gelişme ihtimali üzerinde ne düşündüğünü sordum. Son yıllarda olup bitenlerin ilgili olan herkes arasında daha yakın bir akrabalık duygusu yarattığını söyledi. İnsanlar fakir akrabalarını, kendileri de fakirliğe düştükleri zaman hatırlardı, ama her ne kadar Asyalılar arasında yakınlık artsa da Turancılığın yaşadığımız süre içinde bir geleceği olmayacağını söyledi.”
Herbert’in bu kanaate inanması elbette beklenemezdi, sadece muhatabının İngiltere için ne kadar tehlikeli olup olamayacağını gözlemleyip rapor edecekti.“Ermeni katliamı hakkında bir memorandum yazmış olduğunu ve bunun İngiliz devlet adamları tarafından okunmasını çok istediğini söyledi. Harbin başlarında 1915'te Ermeniler bir Ordu kurmuşlar ve o sırada Ruslarla savaşan Türklere saldırmışlar. Üç Ermeni milletvekili aktif olarak onlara katılmış; Müslümanlar katledilmiş, kadınlar ve çocuklara eziyet edilmiş. Tehcire iki defa karşı çıkmış ve birçok suçlu Türk'ün ve Kürt'ün idamıyla sonuçlanan soruşturmayı o açtırmış.O ve arkadaşları Ermenilere otonomi verilmesi ile ilgili her teklifi sempati ile incelemeye istekli imişler. Fakat bazı gerçeklerle karşılaşmışlar. Kafkaslara sürülen bütün Ermeniler geri gelse bile Ermeni olmayan nüfusun çok az bir kısmını oluşturabilirlermiş. Kendisi azınlık haklarının en ileri derecede verilmesinden yanaymış. Başkan Wilson'un nutkundan sonra bu prensibe karşı çıkmak aptallıktı. İngiltere, Türkiye ile dostça bir anlaşmaya varırsa, Ermenistan ile ilgili olarak istediğini yapacak bir durumda olacaktı. İlk ve en pratik adım, bu ülkede sükûneti ve düzeni sağlamak üzere bir jandarma örgütü kurmaktı. Mısır'dan söz ederken rahattı. Berlin'deki Mısırlı öğrencilere Milner uzlaşmasıyla ilgili bir konuşma yapmış ve onlara şu İspanyol atasözünü söylemiş: “Size ikram edileni önce alın, daha fazlasını sonra isteyin." Bu söz her şeyi hemen isteyen aşırıları kızdırmış. Talât, Mısır için bir şeyler yapılmalı, diyordu. İngiltere için güçlük şuradaydı: Çok fazla ve birbirleri ile çelişkili şey için söz vermiştik ve çok az şey yapmıştık. Basra bölgesine kadar çekilip sorunları azaltmaya çalıştıysak da Mezopotamya'da önümüzde büyük dertlerin olduğunu düşünüyordu. Mezopotamya'da kuvvetli yerli bir hükümdar çıkabileceğine inanmıyordu. "Siz İngilizler zannedersiniz ki Araplar hemcinslerine peygamberin soyundan geldikleri için saygı gösterirler. Hiç ilgisi yok! Sadece biz Türkler bunu yaparız, bunu yaparız çünkü onları çok az tanırız.
Sabık Sadrazam, daha sonra genel olarak Avrupa hakkında konuştu fakat sözlerinin mahrem olarak kalmasını rica etti. Konuşmalarından açıkça anlaşıldığına göre O ve Ankara'daki Türkler, İngiltere hariç Avrupa'nın başlıca hükümetleri ile temas halindeydiler. İrlanda durumunun fena şekilde ele alındığını düşündüğünü söyledi. İlk defa bu çeşit bir sorunla uğraşmak zorunda kalmış ve çok ağır hatalar yapmıştık. Talât, bazı Sinn Fein mensuplarını Almanya'da görmüş, ama onlar hakkındaki fikirleri yetersizdi. Almanya'nın kendi durumunun tehlikede olduğunu ve her ne kadar kendisi böyle bir hareketin emeline ulaşacağını zannetmemesine rağmen Fransa'nın Almanya'ya gireceğine inandığını söyledi. Almanya'ya yapılacak bir Fransız istilası Almanları Bolşeviklerle birleşmeye itecekti. Avrupa'daki kargaşa, Türkiye’yi rahatlatırdı. Fakat daha önce dediği gibi, rahatlamanın başka yollardan olmasını ümit ediyordu.Talat Paşaya görüşlerinin sağda mı yoksa solda mı olduğunu sordum. Liberal olduğunu ama "siyaset değişir vatanseverlik sabit kalır" demeyen hiçbir siyasi rengi kabul edemiyeceğini söyledi.
Talat Paşa "şimdi" diyerek başladı: "bütün kartlarımı masanın üstüne koydum. Umarım, her biri kolaylıkla ispatlanacak bu gerçekler üzerinde, hükümetini ikna etmeye muktedir olabilirsin. İngiltere ile dostluk ve barış olan gayemize ulaşmak için büyük feragatta bulunmaya hazırız.Ne iktidar ne de resmi bir görev peşindeyim. Kendi adıma konuşuyorum, fakat herşeyin merkezinde bulunuyorum. Ankara'da Mustafa Kemal, benimle anlaşmazlık içinde olmayacaktır ve bugün burada Düsseldorff'da ne söylüyorsam Bekir Sami de Londra'da aynı şeyi söylüyor. Teklifleri dikkatle incelenmelidir. Müttefik Devletler, İzmir ve Trakya konusunda bir soruşturma yapmayı teklif etmelidir. Ermeni meselesi hal olma yolundadır. Bekir Sami Downing Street'de Mr. Lloyd George ile samimi görüşmelerde bulundu ve ben de söyleyeceğim her şeyi söyledim. Eğer İngiltere Hükümeti isterse, barış kolaylıkla temin edilebilir ve barışla beraber Anadolu'nun geliştirilmesi sizin olur. Türkiye'nin parçalanmasını asla başaramayacaksınız. İngiltere ve Türkiye sanayi bakımından hasım değil, fakat birbirine bağımlı müşterilerdir ve müşterilerin dost olması daha iyidir.
Talat Paşaya veda ettim ve herbirimiz farklı istikametlerde yola çıktık. Bekir Sami Beyi bir çok kere göreceğim Londra'ya geri döndüm. Bekir Sami dürüst bir insan ve bir beyefendiydi. Barışı ve İngiltere’nin dostluğunu kazanmak için feragatın en uç noktasına kadar gitmeye hazırdı.Talat Paşa'dan farklı olmayan teklifleri, birçok diğer şey gibi Downing Street tarafından etrafa yayıldı ve Bolşevikler tarafından öğrenildi. Onlar da Bekir Sami’nin başını bir tepsi üzerinde istediler ve münasip bir şekilde aldılar.
Talat Paşa yolunda ilerlemeye ve barışa ulaşmaya muktedir olamadı. Fakat katilin tabancasından çıkan kurşunlardan........
