Bir şehri sevmekle başlar Her şey: Kilis
Üreterek mi büyüyecek, yoksa tüketerek mi oyalanacak? Bir şehir kaderine teslim olmaz. Ya üretir, ya tüketir.
Anadolu ile Mezopotamya arasında bir eşik. Roma’dan Bizans’a uzanan yolların kavşağı. Selçuklu’yla kalıcılaşan, Osmanlı’da ticaretle büyüyen bir şehir. Kervanlar geçti, ordular geçti. Kültürler burada birbirine değdi. Sarsıldı ama yıkılmadı. Kilis bu yüzden derindir.
Ravanda Kalesi gibi… Yüzyıllardır ayakta duran, Oylum Höyük gibi… Toprağın altında katman katman medeniyet saklayan, Ulu Cami’nin gölgesi gibi… Taşın sessiz ama vakur dili.
Kilis’te kasteller vardır. O kastellerden yalnız su akmazdı; hayat akardı, komşuluk akardı, serinlik akardı. Şehir yalnız geçmişiyle değil, hafızasıyla ayakta kalır.
Ve hafıza, yalnız hatırlamak değil; aynı ölçüyü sürdürmektir.
Sınır şehridir. Sınır sadece iki ülke arasındaki çizgi değildir; tarihin ve kaderin kesiştiği bir eşiktir.
Sınır şehri felçli insana benzer. Kalbi atar. Bilinci açıktır. Ama hareket alanı sınırlıdır.
Bu topraklarda Türkmen irfanı vardır. Zaman zaman farklı gösterme çabaları olsa da!! Kilis özünde bir Türkmen şehridir.
Suriyeli nüfusunun kendi nüfusunu geçtiği dönemde bile kimliğini kaybetmedi; mayasını korudu.
Çünkü kimlik sayı ile değil, kök ile ölçülür.
Kilis’in dili, sofrası, aile yapısı bu mayayı taşır.
Bu şehir bir sahabe hafızasıdır. Burada ezan yüksek değil, derin okunur.
En vakur Türkmen’i de burada yaşar; en devletçi Kürt’ü de, en kadim Arap’ı da. Ayrım konuşulmaz; aidiyet yaşanır.
Bu şehir insanı ayrıştırmaz; aynı kaderde birleştirir.
Kilis devletiyle kader ortaklığı kurmuş bir şehirdir. Kurtuluş Savaşı’nda direndi. Nice kahramanlık destanı yazıldı.
Diğer şehirler “Gazi”, “Şanlı”, “Kahraman” unvanlarını aldı. Kilis unvan beklemedi. Hakkını bağırarak istemedi; vakur durdu.
Kilis büyüklüğünü sesinden değil, duruşundan alır.
Kilis’e doğudan girerken tarihî Türk devletlerinin bayrakları sizi karşılar. Batıdan çıkarken Türk bayrağı ve Atatürk silüeti eşlik eder.
Bu bir gösteri değil, bir hafıza mesajıdır.
Gösteriş azdı. Vakar fazlaydı. Mayasında sadelik, vefa ve paylaşma vardı.
Düğün varsa mahalle hareketlenirdi. “Misafir bizde kalsın” denirdi. Bir ev dolarsa diğeri açılır, sofralar büyürdü.
Cenaze varsa şehir susardı. Televizyon açılmazdı. Yas bir evin değil, mahallenin olurdu. Sevinç de paylaşılırdı, acı da.
Misafirlik burada bir kültür değil, refleksti. Çay demlenir, sofra kurulurdu. “Buyur” demek için uzun cümlelere gerek olmazdı. Hayır sessiz yapılır, yardım duyurulmazdı.
Ben bu şehirde büyüdüm. Ve öğrendim ki Kilis’te hayat tek başına yaşanmazdı. Sokakları dardı; ilişkileri genişti.
Fırından çıkan sıcak ekmek eve varmadan paylaşılırdı. Çocuklar alışverişe gider, dönüşte komşu kapılarını çalardı: “Bir şeye ihtiyacınız var mı?”
Bir çocuğun terbiyesi yalnız ailesinin değil, mahallenin sorumluluğuydu. Yanlış yapan çocuk eve varmadan düzeltilirdi. Bu bakış korkudan değil, sahiplenmeden........
