Geleceği kim sipariş etti?
Teknolojinin müşterisi olmanın ötesine nasıl geçeceğiz? Her şeyi kendimiz üretmek zorunda değiliz. Ama neyi geliştireceğimize, kimlerle ortaklık kuracağımıza ve hangi koşulları kabul edeceğimize karar verecek birikime ihtiyacımız var.
Gelecek hakkında konuşanların özgüvenine imreniyorum. Hangi işlerin biteceğini, hangi becerilerin gereksizleşeceğini, nasıl yaşayacağımızı anlatıyorlar. Bize de bu geleceğe hazırlanmak düşüyor. Arada el kaldırıp “Bir dakika, bunun nasıl bir gelecek olacağına biz de karışabiliyor muyuz?” diye sormak istiyorum. Yoksa sipariş verilmiş, bize yalnızca teslim almak mı kalmış?
Bu serinin ilk yazısında öğrencinin öğrenmesini, ikincisinde çalışanın deneyim kazanmasını konuştuk. İkisinde de aynı meseleyle karşılaştık: Yapay zekâdan yararlanırken kendi kapasitemizi nasıl geliştireceğiz? Şimdi soruyu biraz büyütelim. Bu dönüşümün yönünü belirleme kapasitemiz ne olacak? Öğrenciye uyum sağla, çalışana kendini yenile, ülkeye yarıştan kopma diyoruz. Peki yarışın kurallarını kim yazıyor?
Burada aklıma, ruhu şâd olsun, aile büyüğümüz Ali Nejat Ölçen geliyor. Türkiye’nin kalkınmasını, dünya ekonomisiyle kurduğu ilişkilerin açtığı imkânlar ve yarattığı bağımlılıklar içinde düşünürdü. Türkiye Sorunları dizisinin giriş yazısındaki bir saptamasını bugün yeniden okumak gerekiyor: “Sermayenin teknolojiyi teknolojinin sermayeyi çoğaltacağı” bir süreçten söz ediyor, teknolojik üstünlüğün bir egemenlik aracına dönüşmesine dikkat çekiyordu. Kullandığı ifade “teknolojik emperyalizm”di.
İlişkinin bir güç boyutu var
Bu sözü duyunca meseleyi hemen geçmiş yüzyılın tartışmaları arasına kaldırmayalım. Bir teknolojiyi kullanabiliyor olmak, onun üzerinde söz sahibi olmak anlamına gelmiyor. Fiyatını, erişim koşullarını, hangi amaçlarla kullanılabileceğini başkaları belirliyorsa; sistem değiştiğinde sizin de işinizi, araştırmanızı veya kamu hizmetinizi ona göre yeniden düzenlemeniz gerekiyorsa, ilişkinin bir güç boyutu vardır. Kullanıcı hesabınızın olması, karar masasında sandalyenizin olduğu anlamına gelmez.
Üstelik bağımlılık yalnızca yazılım bedeli ödemekle oluşmaz. Bir kurumun verileri, çalışma alışkanlıkları ve hizmetleri belirli bir sisteme yerleştikçe başka bir sisteme geçmenin maliyeti artabilir. İlk gün kolaylık diye alınan hizmet, zamanla vazgeçilmesi güç bir altyapıya dönüşebilir. Bu ihtimal, dışarıdan teknoloji almayalım demeyi gerektirmiyor. Neyi satın aldığımızı, neyi kendimiz öğrenebildiğimizi ve hangi koşullarda başka bir yol seçebileceğimizi birlikte düşünmeyi gerektiriyor.
Ölçen’in sermaye-ulus gerilimi üzerinden kurduğu düşünceyi bugüne taşırken sermaye-emek ilişkisini de gözden kaçırmayalım. Aynı ülkede bir şirket yapay zekâ sayesinde kazanç sağlarken çalışanları kayba uğrayabilir. O şirket de kullandığı teknolojinin sağlayıcısına bağımlı olabilir. “Türkiye kazanıyor mu?” sorusunun yanına “Türkiye’de kim kazanıyor?” sorusunu koymak zorundayız. Millî gelir artışıyla herkesin imkânlarının genişlemesi aynı şey değil. İktisadın bu eski meselesi, yapay zekâ gelince emekliye ayrılmıyor.
Peki bu teknolojiyi geliştirenlerin insanlığın iyiliğini düşündüğünü varsaysak? O zaman içimiz rahat edebilir mi?
Burada biraz durup “etkili özgecilik” (effective altruism) düşüncesini açıklamak gerekiyor. Özgecilik? Sözlükte bunu karşılayan başka bir sözcük de var: Diğerkâmlık. Pek........
