Yeni normal: Müzakereci demokrasi yerine tehditkâr demokrasi
Yıl 2019’du. ABD’de Trump başkanlığının ilk dönemi yaşanıyordu ve ticaret savaşlarının tam ortasındaydık. Katıldığım bir yayında şu soruyu sormuştum:
“Bugün dünya; hegemonya, teknoloji, siyaset ve ticaret savaşları ile ulus devletlerin ve devlet dışı aktörlerin hamle yaptığı büyük bir satranç tahtası. Küresel liberal ekonominin durgunluk endişelerini, liberalizmin krizini ve realizmin, yani ulus devletlerin korumacı politikalarının yeniden yükselişini mi izliyoruz?”
O günkü yanıtımda bunu sadece ticaret savaşı olarak adlandırmak sınırlı kalabilir; bunu hegemonya savaşları ve teknoloji savaşlarıyla beraber büyük resimde okumak gerekir demişim.
Yedi sene sonra bugün, bu soruyu yeniden yanıtlıyorum: Evet, fazlası var, eksiği yok!
Müzakereci demokrasinin ideal söylemi teoride kaldı: artık güçlü olanın meşruiyeti kuralı geçerli.
Küresel dünyanın ulus üstü bir yapıya bürüneceği iddia ediliyordu ama öyle olmadı. 1990’larda Fukuyama’nın ünlü “Tarihin Sonu” teziyle ulus devletin işlevini yitirdiğinden söz ediliyordu. Oysa ulus devlet düzeni kendini yeniden inşa etti.
Küreselleşmenin mimarı ABD, çıkarlarını ve gücünü korumak için siyaset alanını ticaret savaşları, sınır duvarları, kotalar ve sınır dışı etme politikalarıyla sertleştirirken; dünyanın en büyük komünist partisi tarafından yönetilen Çin, “Tek Kuşak Tek Yol projesi” ile dünyayı birbirine bağlayarak küreselleşme politikalarının tesisine girişti. Dahası Çin; Afrika ve Latin Amerika'daki yatırımlarıyla birçok ülke........
