Küresel asgari vergi rejiminin inşasında normatif yakınsama mı yoksa stratejik ayrışma mı?
Daha önce yayımlanan konuya ilişkin yazılarımızda Pillar II, Küresel Asgari Vergi, ABD’nin uyguladığı yan yana sistem yaklaşımı, Türkiye perspektifi görsellerini görüşlerinize sunmuştuk…
Peki, bu günkü yazımızla küresel asgari vergi rejimine ilişkin normatif gerilim alanının tanımsal kökenine inmeye ne dersiniz…
Evet, konu tam da buradan çıkış noktası buluyor… Dijitalleşme… 21. yüzyılın ilk çeyreğinde hızlanan dijitalleşme, sermaye hareketlerinin maddi varlıktan giderek bağımsızlaşması ve çok uluslu işletmelerin ekonomik değer yaratım süreçlerini fiziksel varlıktan ziyade gayri maddi unsurlar üzerinden kurgulama kapasitesinin dramatik biçimde artması, uluslararası vergi sisteminin dayandığı klasik kaynak ve mukimlik ilkelerinin aşınmasına yol açmakla kalmamış, aynı zamanda devletlerin mali egemenliklerini koruma refleksi ile küresel ekonomik entegrasyonun gerektirdiği koordinasyon ihtiyacı arasında giderek derinleşen bir normatif gerilim alanı yaratmış, söz konusu gerilim alanı içerisinde OECD öncülüğünde geliştirilen ve çok taraflı mutabakat arayışının somut tezahürü olarak ortaya çıkan iki sütunlu çözüm mimarisi, özellikle ikinci sütun kapsamında önerilen küresel asgari vergi mekanizması aracılığıyla, yalnızca vergi matrahının aşındırılmasını önlemeye yönelik teknik bir düzenleme seti sunmakla yetinmeyip, aynı zamanda uluslararası vergi düzeninin hangi normatif ilkeler üzerine yeniden inşa edileceği sorusuna da iddialı bir yanıt üretme girişimi olarak belirmiştir.
Ne var ki, söz konusu küresel yeniden inşa çabası, teorik düzlemde geniş bir uzlaşı alanı yaratıyor gibi görünse de, uygulamaya geçiş aşamasında özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi hem küresel sermaye ihraç eden hem de çok uluslu şirketlerin merkez ülkesi konumunda bulunan aktörlerin yaklaşımı dikkate alındığında, bu uzlaşının homojen ve yeknesak bir perspektif sunduğunu söylemek güçleşmektedir, neden mi, çünkü ABD’nin kendi iç hukukunda Tax Cuts and Jobs Act ile tesis ettiği ve küresel düşük vergili kazançları hedef alan GILTI rejimi, ilk bakışta Pillar II ile benzer bir amaca hizmet ediyor gibi görünmekle birlikte, detaylı analiz edildiğinde hem hesaplama metodolojisi hem de vergi egemenliğine yaklaşım bakımından önemli farklılıklar içermekte ve bu durum, küresel asgari vergi rejiminin gerçekten ortak bir perspektifin ürünü olup olmadığı ya da daha ziyade büyük ekonomilerin kendi stratejik önceliklerini koruyarak katıldığı parçalı bir uzlaşma zemini mi sunduğu sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu bağlamda, küresel asgari vergi ve Pillar II düzenlemeleri ile ABD’nin yaklaşımı arasındaki ilişkiyi “basit bir uyum ya da açık bir çatışma” ikiliğine indirgemek, hem uluslararası vergi hukukunun giderek karmaşıklaşan doğasını hem de devletlerin mali egemenliklerini yeniden tanımlama biçimlerini yeterince açıklayamamakta, aksine, bu ilişkinin çok katmanlı, dinamik ve bağlama duyarlı bir analizle ele alınması gerekmekte olup, bu günkü yazımızın temel amacı da tam olarak bu noktada şekillenmekte, yani söz konusu üçlü yapının -küresel asgari vergi ideali, OECD tarafından somutlaştırılan Pillar II mimarisi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal vergi politikası tercihleri- aynı normatif perspektifin farklı tezahürleri mi olduğu, yoksa görünürdeki yakınsamaya rağmen derin bir stratejik ayrışma mı barındırdığı sorusunu, teknik tasarım unsurları, vergi egemenliği anlayışı ve ekonomik çıkar dinamikleri üzerinden çok boyutlu biçimde analiz etme noktasında sorumluluk üstlenmektedir.
Küresel Asgari Verginin Ekonomik, Hukuki Ve Normatif Temelleri
Küresel asgari vergi tartışmalarının sağlıklı biçimde analiz edilebilmesi, yalnızca teknik düzenlemelerin incelenmesiyle sınırlı bir yaklaşımın ötesine geçilmesini, aksine uluslararası vergi sisteminin tarihsel evrimi içerisinde şekillenen egemenlik anlayışlarının, vergi rekabeti dinamiklerinin ve çok uluslu işletmelerin küresel ölçekte değer yaratma biçimlerinin birlikte ele alındığı çok katmanlı bir teorik çerçevenin kurulmasını zorunlu kılmaktadır, çünkü her geçen gün tartışmadan uzak hale gelmektedir ki; günümüzde OECD tarafından geliştirilen ve BEPS (Base Erosion and Profit Shifting) projesinin ikinci aşamasını temsil eden küresel asgari vergi yaklaşımı, salt bir vergi tekniği reformu olmanın ötesinde, devletlerin mali egemenliklerini nasıl tanımladıkları ve bu egemenliği küresel ekonomik entegrasyon karşısında hangi ölçüde esnetmeye razı oldukları sorusunun somut bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu bağlamda, klasik uluslararası vergi rejiminin temelini oluşturan kaynak ilkesi (source principle) ile mukimlik ilkesi (residence principle) arasındaki denge, sanayi ekonomisinin egemen olduğu dönemde görece istikrarlı bir yapı sergilemişken, dijital ekonominin yükselişiyle birlikte değer yaratımının coğrafi olarak izlenebilirliğinin azalması, çok uluslu işletmelerin kârlarını düşük vergili yargı alanlarına kaydırabilme kapasitesini artırmış ve bu durum, devletler arasında uzun süredir var olan ancak belirli sınırlar içerisinde yönetilebilen vergi rekabetini, giderek daha agresif ve sistematik bir yapıya dönüştürmüştür, dolayısıyla küresel asgari vergi fikri, bu rekabetin tamamen ortadan kaldırılmasını değil, aksine “zararlı” olarak nitelendirilen boyutlarının sınırlandırılmasını amaçlayan bir düzenleyici müdahale olarak değerlendirilmelidir.
Ne var ki, vergi rekabetinin sınırlandırılması yönündeki bu müdahale, yalnızca ekonomik rasyonalite çerçevesinde açıklanabilecek bir süreç olmayıp, aynı zamanda devletlerin mali egemenlik alanlarını ne ölçüde uluslararası normlara tabi kılacakları meselesini de beraberinde getirmekte, bu noktada OECD öncülüğünde geliştirilen çok taraflı vergi koordinasyonu mekanizmaları, klasik anlamda mutlak egemenlik anlayışının yerini, belirli ölçüde paylaşılan ve karşılıklı bağımlılık ilişkileri içerisinde yeniden tanımlanan bir “koordineli egemenlik” modeline bırakmaya başladığını göstermektedir.
Öte yandan, çok uluslu işletmelerin küresel değer zincirleri içerisindeki konumlanma biçimleri dikkate alındığında, kârın ekonomik faaliyetle olan bağının giderek zayıfladığı ve özellikle gayri maddi varlıkların (intangible assets) yoğun olduğu sektörlerde, vergi matrahının hukuki yapılandırmalar yoluyla farklı yargı alanlarına kaydırılmasının sistematik bir strateji haline geldiği görülmekte; bu durum, OECD tarafından yürütülen BEPS projesinin temel motivasyonunu oluşturmakta ve küresel asgari vergi düzenlemelerinin, bu yapay kâr kaydırma mekanizmalarını etkisiz hale getirmeyi hedefleyen bir “taban koruma aracı” olarak kurgulandığını ortaya koymaktadır.
Ancak burada ortaya çıkan temel paradoks, vergi rekabetinin tamamen ortadan kaldırılmasının ne mümkün ne de arzu edilir olmasıdır, çünkü vergi oranları ve teşvik mekanizmaları, devletlerin ekonomik politika araç setinin önemli bir parçasını oluşturmakta ve bu araçların tamamen ortadan kaldırılması, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından yatırım çekme kapasitesini ciddi biçimde sınırlayabilecek sonuçlar doğurabilmektedir; bu nedenle küresel asgari vergi yaklaşımı, teorik olarak “tam harmonizasyon” ile “sınırsız rekabet” arasında konumlanan hibrit bir model sunmakta, yani devletlere belirli ölçüde politika alanı bırakırken, denilebilir ki, bu alanın aşırı kullanımını engelleyen bir alt sınır tesis etmeyi de amaçlamaktadır.
Tam da bu noktada, küresel asgari verginin yalnızca ekonomik etkinlik ya da vergi adaleti perspektifinden değil, aynı zamanda uluslararası güç dengeleri bağlamında da değerlendirilmesi gerekmektedir. Burası elzem, bu değerlendirme neden gerekli diyeceksiniz? Çünkü bu tür küresel düzenlemeler, çoğu zaman teknik gerekçelerle meşrulaştırılsa da, gerçekte büyük ekonomilerin ve sermaye ihraç eden ülkelerin çıkarları doğrultusunda şekillenebilmekte ve bu durum, özellikle Amerika Birleşik Devletleri gibi aktörlerin küresel vergi reformlarına yaklaşımında belirleyici bir rol oynamaktadır.
Dolayısıyla küresel asgari vergi ve buna bağlı olarak geliştirilen Pillar II mimarisi, bir yandan uluslararası vergi sisteminde artan koordinasyon ihtiyacına verilen rasyonel bir yanıt olarak ortaya çıkarken, diğer yandan devletler arasındaki ekonomik güç farklılıklarının ve stratejik önceliklerin yansıdığı, çok katmanlı ve yer yer çelişkili bir yapı sergilemekte, bu durum ise söz konusu düzenlemelerin gerçekten ortak bir normatif perspektifin ürünü olup olmadığı ya da daha ziyade farklı çıkarların geçici bir uzlaşma zemini üzerinde buluşmasından ibaret olup olmadığı sorusunu, bu günkü yazımızın merkezine yerleştirmektedir.
Pillar II Mekanizmasının Teknik Ve Yapısal Analizinde Vergi Tekniğinden Normatif Tasarıma Sorunsalı
Küresel asgari vergi tartışmalarının somutlaştığı ve soyut normatif hedeflerin uygulanabilir bir sistematiğe dönüştürüldüğü alan olarak Pillar II mimarisi, ilk bakışta belirli oranlar, hesaplama yöntemleri ve tamamlayıcı vergi mekanizmalarından oluşan teknik bir düzenleme seti izlenimi yaratmakta ise de, bu yapının derinlemesine incelenmesi, aslında burada söz konusu olanın yalnızca bir vergi tekniği değil, aksine çok uluslu işletmelerin küresel ölçekte vergilendirilme biçimini yeniden tanımlayan kapsamlı bir “normatif tasarım” olduğunu ortaya koymakta, bu tasarımın merkezinde yer alan ’lik asgari efektif vergi oranı ise, yüzeyde basit bir eşik değeri gibi görünmekle birlikte, gerçekte devletlerin vergi........
