menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Neden “Yırtıcı” Akademik Dergilerde Makale Yayımlıyorum?

10 0
14.03.2026

— ve Siz de Neden Yayımlamalısınız?

İngiliz filozof R. M. Hare bir keresinde bana mektuplaşmamız sırasında “çok fazla yazdığını” söylemişti. Başkalarından da aynı duyguyu duydum. Uygulayıcı bir filozof olarak dördüncü on yılıma girmiş bulunuyorum; “çok fazla” yayımladığımı söyleyemem belki, ama az yayımladığımı da söyleyemem.

Yayın hayatım 1982’de, Detroit’teki Wayne State Üniversitesi’nde hukuk öğrencisiyken başladı. Hukuk Tarihi dersi için intihar üzerine bir deneme yazmıştım. Dersin hocası Edward M. Wise, bunu benim haberim olmaksızın Wayne Law Review editörlerine yayımlanmaya değer gördüğünü bildirmiş. Böylece 1982’de, henüz yirmi beş yaşındayken, otuz bir sayfalık denemem “The Legal Status of Suicide in Early America: A Comparison with the English Experience” basıldı. Bu, hayatımdaki en büyük gurur kaynaklarından biridir. Birinci sınıf notları hukuk dergisine girmeye yetmeyen sıradan bir hukuk öğrencisiydim; buna rağmen son derece nitelikli bir öğrenci ekibi sanki yerleşik bir akademisyenmişim gibi makalem üzerinde çalışıyordu. Bunu düşündükçe hâlâ içimden gülümsüyorum.

Bir yıl öncesi itibarıyla hukuk, tarih ve felsefe alanlarındaki süreli yayınlarda bağımsız otuz bir makale yayımlamıştım. Bunların hepsi ya hakemliydi ya da hukuk öğrencileri tarafından değerlendirilmişti. Alanımdaki en iyi süreli yayınların bazılarında yazılarım çıktı: Canadian Journal of Philosophy, Southern Journal of Philosophy, Public Affairs Quarterly, Criminal Justice Ethics, Journal of Social Philosophy, Philosophy and Rhetoric, Social Theory and Practice, Metaphilosophy, Ethical Theory and Moral Practice, International Journal for Philosophy of Religion ve Journal of Ethics bunlardan bazılarıdır. Ayrıca Oxford University Press’ten, tecavüz üzerine bir kitap da yayımladım. Kapakta editör olarak geçsem de, üç yüz yirmi bir sayfalık kitabın yaklaşık yüzde otuz yedisini ben yazdım; aralarında iki kapsamlı bölüm de vardı.

Bunları övünmek için söylemiyorum. Şunu peşinen bertaraf etmek istiyorum: Ben “yırtıcı” dergilerde ancak “saygın” dergilerde yayımlanamadığım için yayımlıyor değilim. Başka bir deyişle, zorunluluktan doğan bir şeyi erdeme dönüştürmeye çalışmıyorum. Yayımlanmış işlerime bakıldığında, yazmayı sürdürdüğüm sürece bu oyunu oynamaya devam edebileceğim açıktır. Ama artık bunun ahlaken yanlış olduğuna inanıyorum. Eskiden editörlerin ve yayıncıların benim yazılarımı basarak bana iyilik yaptığını sanırdım. Şimdiyse tam tersine, onlara iyilik yapanın ben olduğumu düşünüyorum. Nasıl mı? Çünkü böylesine yüklü kârlar elde ettikleri işin bizzat kendisini ben üretiyorum. Emeği veren benim; her yazıya yüreğimi ve ruhumu koyan benim. Öyleyse neden bundan başkaları — hele de zaten olağanüstü zengin olanlar — faydalansın? Bunu düşünmek için Marksist olmaya gerek yok; biraz adalet duygusu yeter.

Bu makaledeki amacım, artık neden “saygın” dergilere değil de “yırtıcı” denilen dergilere yöneldiğimi ayrıntılarıyla açıklamaktır. Bununla birlikte umarım sizleri — yani okurlarımı — da bana katılmaya ikna edebilirim. Makale, her birinde bu sistemi neden terk etmek gerektiğine ilişkin ayrı bir gerekçe sunduğum bölümlere ayrılmıştır. Bu sistem, servet ve güç sahibi olanların, daha az varlıklı ve daha az güçlü — hatta düpedüz yoksul ve güçsüz — olanların emeğini yağmalamasına imkân vermektedir. Ardından, “yırtıcı” denilen dergilerin aslında neden yırtıcı olmadığını biraz uzun sayılabilecek bir bölümde açıklıyorum. Gerçekten yırtıcı olanlar, benim “saygın” dediğim dergilerdir. Sonrasında ahlak ile özçıkar arasındaki klasik çatışmayı kısaca ele alıyor; muhakememe ikna olan okurları, doğru olanı yapmaya, yani “saygın” dergileri boykot etmeye çağırıyorum.

Okur Kitlesi

Yazarlar okunmak ister. Hatta abartı sayılmaz: Yazarların okunmaya ihtiyacı vardır. Okuru olmayan yazar günce tutandan ibarettir. Okur kitlesi ne kadar büyükse o kadar iyidir. Benim artık yayımlandığım “yırtıcı” dergiler “açık erişimli” diye anılıyor. Bu, dünyanın herhangi bir yerindeki herkesin — en azından internet bağlantısı olan herkesin — bu dergilere erişebildiği anlamına gelir. “Saygın” dergilerin çoğu ise açık erişimli değildir; ödeme duvarlarının ardına saklanırlar. Dolayısıyla onlara yalnızca ücret ödeyenler ya da ücreti ödeyen bir kurumda (örneğin bir üniversitede) çalışanlar ulaşabilir. Bu ücretler çoğu zaman caydırıcı derecede yüksektir.

Açık erişimli dergilerin sayısı giderek artıyor. Bu iyi bir şeydir. Çünkü yazarlara, kendi disiplinlerinden olanlarla sınırlı kalmayan daha geniş bir okur kitlesine ulaşma imkânı verir. “Saygın” dergilerde yayımlanan makalelerimi tam olarak kaç kişinin okuduğunu bilmiyorum; ama “yırtıcı” denilen dergilerde çıkan yazılarımın kaç kez indirildiğini ve görüntülendiğini tam olarak biliyorum. 2019’un son gününde Beijing Law Review’da yayımlanan “How to Prevent School Shootings and Other Mass Homicides” başlıklı yazım yüzlerce kez indirildi ve binlerce kez görüntülendi. 8 Mayıs 2020’de Open Journal of Philosophy’de yayımlanan “The Whole Truth About Partial Truth Tables” makalem yine yüzlerce kez indirildi ve binden fazla görüntülendi. 30 Temmuz 2020’de Philosophy Study’de yayımlanan “Famine, Affluence, and Hypocrisy” başlıklı yazım ise beş aydan kısa sürede yüzlerce kez görüntülendi. Yazılarımın okunduğunu bilmek sevindirici; her ne kadar doğaları gereği gerçekten çalışılıp çalışılmadıklarından emin olamasam da. Buna karşılık, “saygın” dergilerdeki bazı yayınlarımın, o dergilere kurumsal erişimi olan birkaç kişi dışında pek kimse tarafından okunmamış olmasından kuşkulanıyorum.

Yayıncılık maliyetlidir; dolayısıyla bedava değildir. Bir makalenin dizgisini yapmak, kopya-editörlük sürecini yürütmek ve metnin yer alacağı siteyi ayakta tutmak için birinin masrafları üstlenmesi gerekir. Açık erişim sisteminde bu giderleri yazarlar — ya da yazarları destekleyen kurumlar — öder. Buna APC, yani Makale İşleme Ücreti denir. Ücret; dergiye, yazının uzunluğuna ve başka etkenlere göre değişir. APC’ler baştan ilan edilir. Yayımlamayı düşünen bir yazar, derginin internet sayfasına girip ne kadar ödemesi gerekeceğini öğrenebilir. Bir APC’nin aşırı olduğunu düşünüyorsanız başka yere gidersiniz. Ama “gizli” ücretlerden şikâyet edemezsiniz; çünkü bunlar gizli değildir.

Açık erişim, zorunlu ya da isteğe bağlı olabilir. Bazı dergiler, kendilerinde yayımlanmak isteyen yazarlardan APC ödemesini şart koşar. Bazılarıysa açık erişimi seçenek olarak sunar. Sözgelimi Elsevier tarafından yayımlanan Studies in History and Philosophy of Science dergisinin sitesinde yazarlara iki seçenek sunulur: altın açık erişim ya da aboneliğe dayalı yayın. “Saygın” ve açık erişimli pek çok dergi de APC almaktadır. Dolayısıyla sırf APC talep ediyorlar diye “yırtıcı” dergilere özel bir itiraz geliştirilemez. De Gruyter, Cambridge University Press, Springer, Taylor & Francis, Elsevier, Wiley gibi pek çok “saygın” yayıncı da çok yüksek APC’ler talep etmektedir. Eğer geniş bir okur kitlesi istiyorsanız, gidilecek yol açıktır: açık erişim.

Yayın Hızı

Yazarlar, yazılarının yalnızca yayımlanmasını değil, tamamlandıktan sonra mümkün olduğunca çabuk yayımlanmasını isterler. Bir metin ne kadar erken basılırsa, okurlarla o kadar erken karşılaşır. Özellikle bir filozof için bu karşılaşma her şeydir; çünkü felsefe argüman ve karşı-argüman, itiraz ve cevap, çözümleme ve eleştiri işidir. David Hume’un, Treatise of Human Nature’ın gördüğü ilgiden neden böylesine hayal kırıklığına uğradığını hatırlayın: metni hedeflediği okur kitlesine dokunamamıştı. Meşhur felsefe sorusunu bu bağlama uyarlayalım: “Bir makale yayımlanır da kimse okumazsa, bu gerçekten bir fark yaratır mı?”

“Saygın” dergilerin makale değerlendirme hızları sinir bozucudur; yer yer öfke vericidir. Bir yayımlanma kararı almak için altı aya kadar beklediğim oldu; üstelik sonunda ret cevabı aldım. Dergilerin neredeyse tamamı yazının aynı anda başka yerde değerlendirmede olmamasını şart koştuğundan, ret almak çoğu zaman sıfırdan başlamak demektir. Kabulden önce iki ya da üç ret almak, ilk başvuru ile yayımlanma arasında bir yıldan fazla zaman geçmesi anlamına gelebilir. Buna müstehcenlik demem dramatik kaçmayacaktır diye umuyorum.

Üstelik bu en kötü ihtimal bile değil. Birkaç kez, karar o kadar uzun süre çıkmadı ki değerlendirmeden çekip başka yere göndermek zorunda kaldım. İki, üç, dört, altı ay boyunca sekiz ya da on bin kelimelik bir makaleyi okuyup değerlendirememek nasıl açıklanabilir? Bir yazıyı hakemlik etmeyi kabul edip sonra haftalarca, aylarca bir kenarda bekletmek nasıl açıklanabilir? Ben ancak hemen okuyabileceksem hakemlik etmeyi kabul ederim; kabul ettiğimde de mümkün olan en kısa sürede okurum. Sorumlu bir insanın yapması gereken bu değil midir? Meslek sahibi olmanın asgari şartı bu değil midir? “Saygın” dergilerin akademik yazarlara kötü davranmasının yollarından yalnızca biri budur.

Yazının teslimi ile karar arasındaki süre, “yırtıcı” denilen dergilerde çok daha kısadır. Birkaç gün içinde yanıt aldığım oldu; iki haftadan uzun beklediğim neredeyse hiç olmadı. Buna bakıp değerlendirme sürecinin sahte olduğu söylenebilir. Belki de öyledir; ama aşağıda savunacağım gibi, “saygın” dergilerin sözde bekçilik işlevi alabildiğine abartılmaktadır. Benim deneyimim ve başkalarından işittiklerim gösteriyor ki, “saygın” dergilerin hakemleri çoğu zaman makaleleri, sonucu “seviyorlar mı”, konuyu “güncel” ya da “önemli” buluyorlar mı, yazının üslubunu, yöntemini ya da yaklaşımını kendilerine yakın hissediyorlar mı gibi ilgisiz ölçütlerle değerlendiriyorlar.

Evet, bunu açıkça söyleyeceğim: Hakemliğin bekçilik işlevi giderek bir tür polislik işlevine dönüşmüştür; hakemler ve editörler, çeşitli meselelerde siyasal, ahlaki veya dinsel bakımdan “yanlış” görülen konumlar alan yazarları cezalandırmak üzere bir araya gelir olmuşlardır. Başka bir deyişle, dergi editörlüğü ve hakemlik siyasallaşmıştır. Eğer bu konuda haklıysam — ki öyle olduğuma inanıyorum — o hâlde “saygın” dergileri boykot etmek için yeterli sebep vardır. Düşünmeden, sorgulamadan gördükleri saygıyı ve desteği hak etmiyorlar.

Uzunluk

Eğer yazınız on bin kelimeyi aşıyorsa — benim birkaç makalem gibi — “saygın” bir dergide yayımlatmakta zorlanabilirsiniz. American Philosophical Quarterly yedi bin, Journal of Philosophy yedi bin beş yüz, Mind, Metaphilosophy ve Australasian Journal of Philosophy sekiz bin kelime sınırı koyuyor. Benim ilişki kurduğum “yırtıcı” dergilerinse — örneğin Open Journal of Philosophy ve Philosophy Study — ya belirgin bir kelime sınırı yok ya da editörleri uzunlukla ilgili yakınmıyor. Elbette, bazı “saygın” dergilerin daha yüksek sınırları vardır; dolayısıyla uzunluk meselesi, sunduğum başka gerekçeler kadar güçlü değildir. Yine de etmenlerden biridir.

Mülkiyeti Elinde Tutmak

Yaratıcı emeğinizin telif hakkını elinizde tutmak istiyorsanız, ister “yırtıcı” ister “saygın” olsun açık erişimi ciddiyetle düşünmelisiniz. Aboneliğe dayalı sıradan bir dergide genellikle şöyle denir: “Yazarlar, makalenin kabulü üzerine telif hakkını Yayıncıya devretmeyi kabul edeceklerdir. Bu, telif yasaları çerçevesinde bilginin mümkün olan en geniş biçimde dolaşımını sağlayacaktır.” Açık erişimli dergilerde ise genellikle durum tersinedir: Yazar telif hakkını elinde tutar; yazı Creative Commons lisansı altında dolaşıma girer. Hatta “saygın” bazı dergiler bile açık erişim seçeneği sunarak yazara telif hakkını koruma imkânı tanır. Bu nedenle burada söylemek istediğim en fazla şudur: “Yırtıcı” denilen dergilerin çoğu açık erişim sunar; “saygın” dergilerin ise yalnızca bir kısmı. Telif hakkı mülkiyettir. Sizin mülkiyetiniz.

Yanlı, Kıt Anlayışlı ya da Küstah Editörleri (ve Hakemleri) Aşmak

Hayatınızda bir kez bile yanlı ya da kıt anlayışlı bir editörle ya da öğütülmemiş hesabı olan hakemlerle karşılaştıysanız, anlatacaklarım size tanıdık gelecektir. Yıllar önce “Taking Egoism Seriously” başlıklı bir metni, burada adını vermeyeceğim önde gelen bir felsefe dergisine gönderdim. Derginin editörü neredeyse anında e-posta ile yanıt verdi. Hafızamdan aktarıyorum: Egoizmin yanlış bir normatif etik kuramı olduğunu, bu nedenle yazıyı hakemliğe göndermeyeceğini söyledi.

Şaşkına dönmüştüm. Sanki bu konu o dergide daha önce hiç işlenmemişti; oysa işlenmişti. Üstelik yazı aşırı uzun değildi, örgütlenmesi ya da yazım tarzı bakımından da baştan reddedilecek durumda değildi. Muhtemelen editör özete bile tam bakmamıştı; özette iki şeyi işaret etmiştim: (1) egoizmi ciddiye almak, (2) felsefeci meslektaşlarımı da bunu yapmaya çağırmak. Editörün egoizme karşı açık bir önyargısı vardı; kıymetli dergisinin bu konuyla “kirlenmesini” istemiyordu.

Editörün bu yanıtını alınca aklıma şu geldi: Diyelim ki aynı editör, Robert Nozick’ten “Taking Libertarianism Seriously” başlıklı bir yazı alsaydı, ona da aynısını söyleyecekti. Başka editörler de öyle yapabilirdi; öyle ki Nozick yazısını bir kenara kaldırmak, yayımlanamaz saymak zorunda kalabilirdi. Bu, disiplin açısından büyük bir kayıp olmaz mıydı? Akademik felsefenin kendi içine kapalı sıralarında, libertaryenlik normatif siyaset kuramı olarak ne kadar az seviliyorsa, egoizm de normatif etik kuramı olarak aşağı yukarı o kadar az sevilir. Editör Nozick’e de “libertaryenlik yanlış bir normatif siyaset kuramıdır, dolayısıyla dergimizin sayfalarında savunulamaz” der miydi? Büyük olasılıkla evet; ürkütücü olan da budur. Hiçbir editör hangi görüşün doğru, hangisinin yanlış; hangisinin temellendirilmeye değer, hangisinin değmez olduğunu buyurganca tayin etme yetkisini kendinde görmemelidir.

Felsefeyi hakikatin aranışı olarak görenler vardır, biliyorum. Onlara göre belli bir meselede başlangıçta birkaç görüş bulunur; zamanla bazıları çürütülür ve konuşmanın dışına düşer. Bu görüşleri yeniden gündeme getirmek, ölüyü diriltmeye çalışmak gibidir. Ben felsefeyi hiç böyle görmüyorum. Hiçbir görüş bir daha geri dönmemek üzere çürütülmez; yalnızca o görüş lehine yeni ve ilginç argümanlar inşa edilebilir. Bu açıdan bakıldığında etik egoizm hâlâ canlıdır; felsefe literatüründe tartışılmaya da devam etmelidir. Hatta daha ileri gideyim: İnsan var oldukça canlı kalacaktır. Yazımın değer bakımından yetersiz bulunduğunu düşünmeyin diye ekleyeyim: Aynı metin, Ethical Theory and Moral Practice adlı çok iyi bir dergide kısa süre içinde kabul edildi. Demek ki ilk derginin editörü, ikinci derginin editörü kadar tarafsız değildi.

Keşke bunun yanlı, kıt anlayışlı ya da küstah editörlerle tek deneyimim olduğunu söyleyebilsem. Değil. Birkaç yıl önce “How to Prevent School Shootings and Other Mass Homicides” başlıklı bir yazıyı önde gelen bir felsefe dergisine gönderdim. Üzerinde bir yıldan fazla çalışmış, kendi adıma neredeyse mücevher titizliğinde parlatmıştım. Hâlâ kariyerim boyunca yazdığım en iyi ve pratik bakımdan en önemli işlerden biri olduğunu düşünüyorum. Yazının özeti şuydu: Toplu kıyımlar — okul saldırıları bunların bir türüdür — ne yazık ki artık çok yaygındır. Bunları felsefi bakımdan ilginç kılan, bu suçlara uygulanan alışılagelmiş cezaların etkisiz oluşudur. Katliamı tamamladıktan sonra kendini öldürmeye kararlı birini nasıl caydırabilirsiniz? Önleme, caydırma ve ceza kavramlarını açıkladıktan sonra çeşitli ceza biçimlerini ele aldım. Eğer toplu kıyımları gerçekten önlemek istiyorsak, hiçbir ceza biçimini en baştan dışarıda bırakamayız. İşkence ve ağır çalıştırmalı hapis gibi, muhtemel kitlesel katili ölümden daha çok korkutabilecek cezaları önerdim. Ayrıca kitlesel kıyımları caydırmanın bir aracı olarak, cezalandırıcı bir Tanrı’ya iman anlamında teizmin telkin edilmesini de önerdim.

Ne büyük dirençle karşılaştığımı tahmin edersiniz. Yazı defalarca reddedildi; çoğu kez hakeme bile gönderilmeden. Nedenini gerçekten bilmiyorum. Felsefe yazılarım için bir mecra bulmakta hayatım boyunca zorluk çekmedim. Ama bu örnekte, editör ve hakemlerin bazı yorumlarına bakarak vardığım sonuç şu oldu: İşkenceyi savunmamak, hatta işkence lehine tek kelime söylememek gerekir gibi görünüyordu. Bu konuda yalnızca bir tek görüşün kabul edilebilir sayıldığı ortadaydı: mutlak karşı çıkış. Dördüncü ya da beşinci reddin ardından, artık hiçbir “saygın” derginin bu yazıyı basmayacağını anladım. Sonunda Beijing Law Review’a gönderdim; kısa sürede kabul edildi ve yayımlandı. “Saygın” dergileri boykot etme düşüncesi ciddiyetini işte o zaman kazandı benim için. Aptallığa tahammülüm azdır; önyargıya ise hiç yoktur. Üstelik bu, korkusuzlukla, cesaretle ve açık fikirlilikle övünen bir disiplinde yaşanıyordu.

Konu uzamasın ama editör ve hakemler konusunda bir sorun daha var: klikleşme. Birkaç ay önce “Famine, Affluence, and Hypocrisy” başlıklı, üzerinde yıllarca çalıştığım uzun bir yazıyı bitirdim. Özetinde şunu savunuyordum: Felsefeciler arasında hâkim olan görüş, bir argüman kuranın ikiyüzlülüğünün — yani vaaz ettiğini yaşamamasının — argümanın gücüne ya da sonucunun kabul edilebilirliğine etkisinin olmadığı yönündedir. Ben buna itiraz ediyorum. Açlık felaketini hafifletme yönünde ahlaki bir yükümlülük bulunduğunu yıllardır savunan, ama kendi itirafıyla bu standarda göre yaşamayan Peter Singer örneği üzerinden, bir argüman kuranın ikiyüzlülüğünün neden ve nasıl önem taşıdığını açıklıyorum. Eğer haklıysam, argüman ile argümanı kuran kişi arasındaki ilişkiye dair standart görüşün gözden geçirilmesi gerekir.

Belki safım, belki de narsistçe geliyor; ama bunun yıllar boyunca tartışma yaratacak çığır açıcı bir yazı olduğunu düşünmüştüm. Bir kere, çok köklü bir felsefi dogmaya itiraz ediyordum. İkincisi, yalnızca üç tür ikiyüzlülüğü ayırt etmekle kalmayan, bunların mantıksal ilişkilerini de irdeleyen özgün bir ikiyüzlülük taksonomisi öneriyordum. Peter Singer’a ilgisi olmayan biri, onun ikiyüzlülüğünü belgelediğim kısmı geçebilirdi. Ama yazının aldığı tepki beni hayrete düşürdü. Aylar boyunca tekrar tekrar, kimi zaman gönderimin birkaç günü içinde reddedildi. Hızlı retler, editör aşamasında elendiğini gösteriyordu. Neden? Emin olamam, ama sanıyorum Peter Singer’ı örnek olarak seçtiğim için. Singer, neredeyse yarım asırdır felsefede neredeyse kutsanan bir figür. Açlık üzerine yazılarında ve kitaplarında savunduğu yüksek ahlaki standarda kendi hayatında sadık kalmadığını ayrıntılı biçimde gösteriyordum. Eskiden öğrencilerime Singer’ın ikiyüzlülüğünün, varsa bile, argümanının değeriyle ilgisiz olduğunu söylerdim; artık öyle düşünmüyorum. Yazının amacı da tam olarak bunun neden ve nasıl önemli olduğunu göstermekti.

Bir düşünün: Kulübünüzün sevilen bir üyesinin — ne kadar doğru biçimde olursa olsun — ikiyüzlü olarak resmedildiği bir yazıyı yayımlayan editör olmak ister miydiniz? Bu kariyerinizi nasıl etkilerdi? Bu derginin pek çok okuru bunu zaten bilir: Benim ne felsefe içinde ne dışında Singer kadar nüfuzum ya da itibarım var. Bir editör, yazının bir “vur-kaç” metni olduğunu ya da en azından bir meslektaşa karşı saygısız ve kırıcı davrandığını düşünmüş olabilir. Oysa Singer’ın ikiyüzlülüğü kamusal kayıtların parçasıdır. Dahası, o da birçok yerde — hep hafif bir mahcubiyet tonu ve daha iyi olma sözüyle — savunduğu yüksek standarda uymadığını kabul eder. Benim yaptığım şey, onun beyanlarını toplamak ve bunları hayatı ve davranışları hakkındaki herkesçe bilinen olgularla yan yana getirmekten ibaretti. Elbette kurmaca bir örnek kullanabilirdim; ama bazen gerçek örnek, uydurma bir vakanın asla başaramayacağı kadar güçlü biçimde meselenin özünü görünür kılar. Peter Singer’dan daha iyi, daha iyi belgelenmiş bir ikiyüzlü örneği düşünemiyorum.

Bir dizi reddin ardından, artan bir usanmışlıkla, makaleyi bir “yırtıcı” dergiye gönderdim. Sürekli kaybettiğim bir oyunu oynamaktan yorulmuştum; yazının “dışarı çıkmasını” ve elimden çıkmasını istiyordum. Eğer okumak isterseniz Philosophy Study’nin sitesine bakabilirsiniz. Değerine kendiniz karar verin. Bir yazarın ikiyüzlülüğünün argümanının kabul edilebilirliğiyle ilgili olmadığını düşünüyor olsanız bile — ki öyleyse sizden duymak isterim — önerdiğim ikiyüzlülük taksonomisinin aydınlatıcı ve yararlı olduğunu görebilirsiniz. Bu arada yazıyı Peter Singer’a ithaf ettiğimi de ekleyeyim. Yıllar boyunca ondan çok şey öğrendim; çeşitli konularda onunla mektuplaştım da. Peter Singer’ı sever, ona hayranlık duyarım. İnsan dışı hayvanlar için geçmişte ve bugün hiçbir filozofun yapmadığı kadar iyilik yaptığını düşünüyorum. Ama açlık felaketi üzerine, kendi vaaz ettiğini yaşayamayacaksa vaaz vermeyi bırakmasını da isterdim. Benim kanaatime göre onun ikiyüzlülüğü felsefe mesleğine gerçek zarar vermektedir.

Şimdiye kadar editörlerden söz ettim. Hakemler hakkında da birkaç şey söyleyeyim. Söyleyeceklerim şaşırtıcı gelebilir ama kırk yıla yaklaşan yayın hayatım boyunca tek bir hakemden gerçekten işe yarar bir yorum aldığımı söyleyemem. Bir yazım kabul edildiğinde, editör çoğu zaman hakemlerin önerilerine uyum sağlamamı ya da itirazlarına cevap vermemi ister. Yayımlansın diye yaparım. Ama bazen, açık konuşayım, hakem yorumları düpedüz aptalcadır. Bu kadar kötü deneyimden sonra, hakemlerin ayrıntılı yorum ve öneri sunma uygulamasının tümden son bulması gerektiğini bile düşünüyorum. Hakemin işi yalnızca başparmağı yukarı ya da aşağı çevirmek değil midir? Yorumu varsa, bunu neden makaleye cevap olarak yayımlamasın? Ciddiyim. Bir yazı ya olduğu hâliyle yayımlanabilir ya da yayımlanamaz. Yayımlanamazsa reddedilsin; yayımlanabilirse de öyle denilsin ve bırakılıp gidilsin. Anlayamadığım şey, “Yayımlanabilir ama ancak bazı değişiklikler yapılırsa” tavrıdır.

Bana bunun delilik olduğu söylenecektir: “Yazılar yapıcı eleştiriden fayda görür; ne kadar çok yapıcı eleştiri, o kadar iyi.” Bazıları için doğrudur belki; benim için değil. Ben bir yazıyı yayıma gönderdiğimde, aylar boyunca onun üzerinde çalışmış, yazmış, yeniden yazmış, bir daha yeniden yazmış olurum. Çok ender olarak geri bildirim isterim. Bu yüzden yayımlanmış makalelerimin ithaflarında meslektaşlara teşekkürlerden çok köpeklerime, ölmüş dostlara ya da aile üyelerine adanmışlık görürsünüz. Bazı yazarların yardıma ihtiyacı yoktur. Bir yazıyı gönderdiğimizde onun artık yayıma hazır olduğuna inanırız. Eleştiri beklemeyiz; yapıcısı da olsa. Hele de yazımı yalnızca göz gezdirerek okumuş kişilerin eleştirisini hiç istemem; üstelik çoğu zaman olan tam da budur.

Bu tartışmayı başladığı yere bağlarsam: “Yırtıcı” dergileri “saygın” dergilere tercih etmenin bir nedeni, bu dergilerin editör ve hakemlerinin daha hafif dokunuşlu olmasıdır. Yazara saygı gösterirler. Ben bunu seviyorum. Bir yazıyı kendi ölçülerime göre tatmin edici şekilde tamamladıysam, onun ya olduğu gibi yayımlanmasını ya da hiç yayımlanmamasını beklerim. Zaten kimsenin okuma zorunluluğu yoktur; okuyanlar da söylediklerimin herhangi birine katılmayabilir. Hatta bana bir cevap yazabilir, ne düşündüklerini iletebilirler; isterlerse bunu aynı dergide ya da başka yerde yayımlayabilirler. Bana göre yayıncılık ideali budur. Bundan böyle yalnızca “yırtıcı” dergilerde yayımlamamın ve artık “saygın” dergilere hiç göndermememin sebebi de budur.

Akademik Bağımsızlık

Şimdiye kadar “yırtıcı” denilen dergilerde yayımlamayı tercih etmem için birden çok bağımsız gerekçe sundum. Her biri açıklayıcıdır; çünkü benim neden böyle yaptığımı açıklar. Ama her biri aynı zamanda gerekçelendiricidir; çünkü bu yazıyı okuyan herkesin — sizin de — aynı yolu izlemesi için bir neden sunar.

“Yırtıcı” dergilerde yayımlamayı seçmemin bence en güçlü nedeni şu: alternatif, yani “saygın” dergilerde yayımlamak, sömürücüdür ve bu nedenle adaletsizdir. İngiliz gazeteci George Monbiot’nun 2018’de yazdığı gibi, dünya araştırma yayınlarının yarısı beş şirket tarafından yayımlanmaktadır: Reed Elsevier, Springer, Taylor & Francis, Wiley-Blackwell ve American Chemical Society. Kütüphaneler bu dergilerin paketlerine servet öder; üniversite dışındaki okurlardan ise tek bir makale için yirmi, otuz, kimi zaman elli dolar istenir. Elsevier’in milyarlarca dolar kâr ettiği, Wiley ve Taylor & Francis’in yüz milyonlarca dolar gelir elde ettiği iyi bilinmektedir. Şöyle düşünen birini hayal edin: “Aylar boyunca her gün emek verip bu makaleyi yazıyorum. Kabul alırsam telif hakkımı çok zengin bir çokuluslu yayıncılık tekeline devretmem gerekiyor. O şirket yazıyı hemen bir ödeme duvarının arkasına koyuyor. Bundan sonra metnimi yalnızca parası olanlar ya da parayı ödeyen bir kurumda çalışanlar okuyabiliyor. Ben bunca emeğin karşılığında tek kuruş almıyorum; sadece özgeçmişime bir satır eklenmiş oluyor. Bunun kölelikten farkı ne?”

Elbette bütün dergiler zengin şirketlere ait değildir. Ama birçoğu öyledir. Felsefede “en iyi elli dergi” listelerine baktığınızda, bunların çok büyük bölümünün Wiley, Springer, Taylor & Francis, Brill, Elsevier, Oxford ya da Cambridge gibi son derece zengin kurumlar tarafından yayımlandığını görürsünüz. Eğer yazınızı bu şirketlerden birine ait bir “saygın” dergiye gönderiyorsanız, sömürücü — dolayısıyla adaletsiz — bir sisteme katılıyorsunuz demektir. Benim gibi sömürülmeyi reddediyorsanız ve başkalarının sömürülmesine dayanan bir düzene katılmak istemiyorsanız, yazılarınızı “yırtıcı” denilen dergilere göndermeyi düşünmelisiniz.

Burada haksız tarım sistemleriyle öğretici bir paralellik vardır. Steven M. Wise, fabrika çiftliklerinin adaletsiz olduğunu ve ortadan kaldırılması gerektiğini savunmuştu. Ama vicdan sahibi bireylerin yapabileceği tek şey bu sistemi kaldırmak için çalışmak değildir; aynı zamanda bu çiftliklerden gelen hayvansal ürünleri tüketmekten kaçınabilirler. Mesele, tek başına sizin davranışınızın sistemi yıkacak olması değildir — her ne kadar küçük bir katkınız olsa da. Mesele, adaletsiz kurumlara iştirak etmemektir. Ahlaki anlamda ellerini kirletmemek meselesidir. Vaaz ettiğini yaşamak meselesidir. İsterseniz “saygın” dergilerde akademik yayımlamayı, akademik araştırmacıların ve yazarların fabrika çiftliği tarzında işlenmesi olarak düşünün. Ben, kendi payıma, çiftliğe kapatılmayacağım. Ya siz?

Neden “Yırtıcı” Dergiler Gerçekte Yırtıcı Değildir — ve Neden “Saygın” Dergiler Öyledir

Bu yazıda savunduğum dergileri gerçekten “yırtıcı” bulduğum için böyle adlandırmıyorum. Tam tersine, ben “yırtıcı” denilen dergilerin itibarlı, “saygın” denilen dergilerin ise yırtıcı olduğu kanaatindeyim. Eleştirmenlerin yaptığı şey, filozofların “ikna edici tanım” dediği şeye başvurmaktır. Bu, dürüstçe kazanamayacağı bir tartışmayı retorik manipülasyonla kazanmaya çalışanların sık kullandığı bir taktiktir.

Sözlük tanımlarıyla başlayalım. “Yırtıcı”, başkalarını acımasızca sömüren kişi ya da grup demektir. “Avlamak”, faydalanmak, sömürmek ya da zarar vermek; “av” ise kolayca zarar verilebilen ya da istismar edilebilen kişi ya da şey demektir. Akademik bağımsızlık üzerine söylediklerimin, çokuluslu yayın şirketlerinin akademik araştırmacı ve yazarlardan faydalandığını, onları istismar ettiğini açıkça gösterdiğini umuyorum. Her şeyden önce, yayımlanmanın şartı olarak yazardan telif hakkını devretmesini isterler. Eseri yaratan kişi mülkiyetini ve denetimini kaybeder. Bu değerli meta için para ödenmez; ama şirket onu kütüphanelere satarak büyük para kazanır. Buna acımasız sömürü denmeyecekse neye denecektir?

Yırtıcılık kavramı yalnızca iştahlı saldırganı değil, aynı zamanda korunmasız kurbanı da çağrıştırır. Akademide — özellikle de genç, kadrosuz öğretim üyeleri arasında — durum tam da budur. Bu insanlar ne yapacaktır? Kadro almak, daha sonra profesörlüğe yükselmek istiyorlarsa, kendi disiplinlerinin “saygın” gördüğü dergilerde yayımlanmak zorundadırlar. Ama onlardan yararlanan da tam bu dergilerdir. Richard Smith’in dediği gibi, bir akademisyen için “çok pahalı ya da açgözlü bir yayıncıya ait” diye en tepedeki dergide yayımlamayı reddetmek ya çok cüretkâr ya da çok budalaca görünür. George Monbiot da aynı şeyi söyler: araştırmacılar bu şirketlere çalışmalarını teslim etmekten başka seçenekleri yokmuş gibi hissetmektedirler; çünkü fon, ödül ve terfi mekanizmaları hâlâ bu dergilerin etkisine göre çalışır.

Peki benim “yırtıcı” dediğim dergiler gerçekten böyle mi davranıyor? Bazıları öyle olduğuna inanır. Örneğin Bradley Allf, bazı “yırtıcı” dergilerin “çöp bilim” yayımladığını göstermek için sahte bir makale gönderdiğini anlatan kısa bir yazı yayımlamıştı. Onun burada yaptığı dolandırıcılığın ahlakı beni şu an ilgilendirmiyor. İlgilendiğim şey, bazı dergileri “yırtıcı” diye damgalarken hiçbir noktada, bir yazar ile bir yayıncı arasındaki sözleşmesel ilişkinin nesinin yanlış olduğunu açıklamamasıdır. “Dolandırıcılık”, “taklit”, “tehdit”, “sahte”, “aldatma” gibi sözcükler kullanmak kolaydır. Peki gerçekten birileri yanıltılmış mıdır? Hangi noktada? Sözleşmenin koşulları baskıcı, vicdansızca ya da başka bakımlardan kabul edilemez midir? Neden? Yazar üzerinde baskı mı kurulmuştur? Nasıl? Sadece pejoratif sözcükler dizmek argüman kurmak değildir; isim takmaktır. Hatta isim takmaktan da kötüdür: insanları gerçek tartışma emeğinden kaçınarak belli bir yargıya yöneltmeye çalışan manipülatif retoriktir.

Bu tür manipülatif retoriği biraz açalım. “Yırtıcı” sözcüğü, insanlar ve insan kurumları için kullanıldığında pejoratiftir. Hiç kimse yırtıcı olmak ya da öyle görünmek istemez. Dolayısıyla bir insanı ya da kurumu “yırtıcı” diye nitelendirdiğinizde onu zaten mahkûm etmiş olursunuz. Kelimenin anlamına gömülü bir kınama vardır burada. Bu dil olgusu, kolaylıkla kötüye kullanılabilir. Diyelim ki karşımdaki kişinin henüz olumsuz düşünmediği bir şey hakkında kötü bir kanaat edinmesini istiyorum. O şeyi “yırtıcı” gibi olumsuz yüklü bir terimle adlandırırım; böylece sözcüğün olumsuzluğu şeyin kendisine sirayet etsin isterim.

Bunu başka bağlamdan bir örnekle görünür kılabiliriz. Hukukta “tecavüz”, rızasız cinsel ilişki ya da kadının iradesine rağmen zorla gerçekleştirilen cinsel ilişki olarak tanımlanır. Buradaki kilit öğeler “rızası olmaksızın” ve “zorla, iradesine karşı” ifadeleridir. Diyelim ki “istenmeyen cinsellik”e karşı olumsuz bir tutumum var. O hâlde “istenmeyen her cinsel ilişki tecavüzdür” diyebilirim; böylece karşımdakini de aynı olumsuz tutuma yönlendirmeye çalışmış olurum. Ama istenmeyen her cinsellik tecavüz değildir. Hukuk “tecavüz”ü hiçbir zaman sadece “istenmeyen cinsellik” diye tanımlamamıştır. İstenmeyen bir cinsel eylem, kimi durumlarda hukukun anladığı anlamda tecavüz düzeyine çıkmayabilir.

İşte bir şeye, sıkı anlamıyla ona ait olmayan olumlu ya da olumsuz bir terimi, insanlar o şey hakkında fikir değiştirsin diye uygulama sürecine “ikna edici tanım” denir. Belirli dergileri “yırtıcı” diye damgalayanların yaptığı tam olarak budur. İnsanları bu dergilere karşı olumsuz tavır almaya yönlendirmeye çalışıyorlar; ama bunu dürüstçe, gerekçeler üzerinden değil, manipülatif retorik yoluyla yapıyorlar. Oysa felsefenin karşı çıktığı şey tam da budur. İkna edici tanım kullanmak, kişinin ilgili önermeyi rasyonel biçimde savunamadığının işaretidir.

Şunu da kayda geçireyim: Aldatıcı pazarlamayı ya da herhangi bir tür zorlamayı kınamakta ilk sırada ben olurum. Bir dergi yazı kazanmak için aldatmaya başvuruyorsa ya da yazarı baskı altına alıyorsa teşhir edilmelidir. Benim “yırtıcı” denilen dergilerle ilişkilerimde böyle bir şey hiç yaşanmadı. Tam tersine, baştan sona saygılı muamele gördüm; anlaşmanın bütün ilgili koşulları bana açıkça bildirildi; dizgi ya da editörlük hatalarını düzeltmem için prova nüshasını dikkatle inceleme fırsatı verildi. Sanki “yırtıcı” denilen bütün dergiler, şüpheli iş yöntemlerine ya da ahlak dışı uygulamalara başvuruyormuş gibi bir hava yaratılıyor; oysa bunun böyle olduğuna dair ortada kanıt yok. Benim tecrübem o kadar düzgündü ki, bu dergilerle yeniden çalışmayı hevesle bekliyorum. Ben korunmasız değilim; savunmasız değilim. Kimsenin avı da değilim.

Ahlak ile Özçıkar

Bu noktada — eğer buraya kadar geldiyseniz — şöyle düşünüyor olabilirsiniz: “Burgess-Jackson’ın gerekçeleri doğruysa, ‘saygın’ dergilerde yayımlamayı sürdürmek ahlaken sorunludur, hatta adaletsizdir. Ama bunu yapmak kariyerim için şart. Kadro almak istiyorum, sonra profesör olmak istiyorum, meslektaşlarımın ve akranlarımın gözünde saygın olmak istiyorum. Seçtiğim disiplinde dışlanmış ya da gülünç duruma düşmek, hele de akademik kariyerimi tümden yitirmek istemiyorum. ‘Yırtıcı’ dergilerde yayımlamak kariyerime mutlaka zarar verir.”

İşte bu, ahlak ile özçıkar arasındaki klasik çatışmadır. Etik egoist değilseniz, ahlak ile özçıkarın her zaman çakışmadığını kabul edersiniz. Bu, hiçbir zaman bir araya gelmedikleri anlamına gelmez; kimi vakalarda çakışabilirler. Ama her zaman çakışmazlar. Bazen doğru olanı yapmak benliğe maliyet çıkarır. Bazen özçıkar doğrultusunda davranmak, insanın ahlaki ilkelerini zedeler, hatta ihlal eder. Bazen trajik biçimde, hem ahlaklı hem de basiretli olmak mümkün olmaz.

Diyelim ki et yiyerek büyüdünüz. Tadını seviyorsunuz, size iyi geliyor; ama Peter Singer ya da Tom Regan gibi hayranlık duyduğunuz kişilerin felsefi argümanları nedeniyle et yemenin yanlış olduğuna da ikna oldunuz. Et yemeye devam eder misiniz? Devam ederseniz bilişsel uyumsuzluk yaşarsınız; vicdan azabı da cabası. Ahlaki inançlarınızı koruyarak bilişsel uyumsuzluğu azaltmanın en iyi yolu davranışınızı değiştirmektir. Bu kolay değildir; özellikle davranış alışkanlık hâline gelmişse. Ama imkânsız da değildir. Eğer “yırtıcı” denilen dergilerde yayımlamaya, “saygın” dergilerde yayımlamaktan vazgeçmeye karar verirseniz, akademik hiyerarşide üzerinizde olan kişilere — bölüm başkanı, dekan vb. — eyleminizi hem açıklamaya hem de gerekçelendirmeye hazır olmalısınız. Bu ortak açıklama ve gerekçelendirme pratiğinin kendisi de başlı başına akademik bir eylemdir; üstelik akademik dürüstlüğün bir yönüdür. Ben bu makaleyi tam da bunun için yazdım: aykırı görünen davranışımı açıklamak ve gerekçelendirmek için.

Benim size tavsiyem mi? Doğru olanı yapın. Fiat justitia, ruat cœlum. Adalet yerini bulsun, gerekirse gök kubbe başa yıkılsın. Kolay olmayacaktır; gerçekten olmayacaktır. Karşınızda hem akademik hem ekonomik güçlü kuvvetler var. Ama alternatif nedir? Adaletsiz olduğuna inandığınız — ve adaletsiz olduğuna inanmak için de iyi gerekçelere sahip olduğunuz — bir kuruma iştirak etmek. Bunu yaparsanız kendinizle yaşayabilir misiniz?

Sonuç

Akademisyenler kazıklanmaktan bıkmış durumda ve araştırmayı erişilebilir kılmanın başka yollarını arıyor.

Bu makalenin iki amacı vardı. Birincisi, “saygın” akademik dergilerde otuz sekiz yıl yayın yaptıktan sonra neden artık yalnızca eleştirmenlerin “yırtıcı” dediği dergilerde yayımlamaya karar verdiğimi açıklamak. İkincisi ise başkalarını, özellikle kendi disiplinim olan felsefedekileri, aynı yolu izlemeye çağırmaktı.

“Yırtıcı” sıfatı bu bağlamda tek kelimeyle isabetsizdir; çünkü gerçek yırtıcılar, araştırmacı ve yazarları köle emeği gibi kullanan, son derece zengin çokuluslu yayın şirketleridir. Akademisyenler yazıyı üretir; duygusunu, aklını, emeğini verir. Sonra çoğu zaman telif hakkını devreder; yazısı ödeme duvarının arkasına kapatılır; bundan zengin şirketler kâr eder. Bu düzenin ahlaken lekesiz olduğunu söylemek mümkün değildir.

Ben artık bu düzene iştirak etmek istemiyorum. Dolayısıyla bundan böyle yalnızca “yırtıcı” denilen dergilerde yayımlayacağım. Sizleri de en azından bunu ciddi ciddi düşünmeye çağırıyorum.

Teşekkür

Bu yazı, sekiz yıldır yoldaşım olan köpeklerim Chloe ve Autie’ye adanmıştır.

Kaynakça

Adams, Richard, and Xavier Greenwood. 2018. “Oxford and Cambridge University Colleges Hold £21bn in Riches.” The Guardian.

Allf, Bradley. 2020. “I Published a Fake Paper in a ‘Peer-Reviewed’ Journal.” Undark.

Blackburn, Simon. 2008. The Oxford Dictionary of Philosophy. 2nd rev. ed. New York: Oxford University Press.

Black, Henry Campbell. 1979. Black’s Law Dictionary. 5th ed. St. Paul, MN: West Publishing Company.

Burgess-Jackson, Keith. 1982. “The Legal Status of Suicide in Early America: A Comparison with the English Experience.” Wayne Law Review 29: 57–87.

———. 1995. “Rape and Persuasive Definition.” Canadian Journal of Philosophy 25 (3): 415–454.

———. 1999. A Most Detestable Crime: New Philosophical Essays on Rape. New York: Oxford University Press.

———. 2019. “How to Prevent School Shootings and Other Mass Homicides.” Beijing Law Review 10: 1409–1430.

———. 2020a. “The Whole Truth About Partial Truth Tables.” Open Journal of Philosophy 10 (2): 192–219.

———. 2020b. “Famine, Affluence, and Hypocrisy.” Philosophy Study 10: 397–413.

Gauthier, David P. 1970. Morality and Rational Self-Interest. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.

Hume, David. 1777. The Life of David Hume, Esq., Written by Himself. London: Printed for Strahan W.; and Cadell T., in the Strand.

Juratowitch, Ben. 2008. “Torture Is Always Wrong.” Public Affairs Quarterly 22 (2): 81–90.

Marquis, Don. 1989. “Why Abortion Is Immoral.” The Journal of Philosophy 86 (4): 183–202.

Mayerfeld, Jamie. 2008. “In Defense of the Absolute Prohibition of Torture.” Public Affairs Quarterly 22 (2): 109–128.

Monbiot, George. 2018. “Scientific Publishing Is a Rip-Off: We Fund the Research—It Should Be Free.” The Guardian.

New Oxford American Dictionary. 2010. 3rd ed. New York: Oxford University Press.

Nozick, Robert. 1974. Anarchy, State, and Utopia. New York: Basic Books.

Posner, Richard A. 1995. “The Future of the Student-Edited Law Review.” Stanford Law Review 47: 1131–1138.

Shue, Henry. 2005. “Torture in Dreamland: Disposing of the Ticking Bomb.” Case Western Reserve Journal of International Law 37 (2): 231–239.

Smith, Richard. 2006. “The Highly Profitable but Unethical Business of Publishing Medical Research.” Journal of the Royal Society of Medicine 99 (9): 452–456.

Stevenson, C. L. 1938. “Persuasive Definitions.” Mind 47 (187): 331–350.

Waldron, Jeremy. 2005. “Torture and Positive Law: Jurisprudence for the White House.” Columbia Law Review 105 (6): 1681–1750.

Wise, Steven M. 1986. “Of Farm Animals and Justice.” Pace Environmental Law Review 3: 191–227.

Çeviren: Sinan Kadir Çelik


© Ek Dergi