menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Açlığın İçinden Geçerken İnsanlığını Unutan Yazar: Knut Hamsun

15 0
11.08.2026

İnsan, yaşadığı kadar algılar evreni ve insanı. Hayata nereden baktığımız, çoğu zaman hayatta nerede durduğumuzla ilgilidir. Her şeye sahip bir insanın dünyaya bakışıyla, bir dilim ekmeğin hesabını yapmak zorunda kalan insanın dünyaya bakışı aynı değildir. Çünkü hayat herkese aynı yerden dokunmaz. Kiminin önüne sofralar kurulur, kimi ise bir lokma ekmeğin hayalini kurarak uyur. Kiminin üşüdüğünde sığınacağı sıcak bir odası vardır, kimi ayazın ortasında kapısını çalacak bir ev arar. Bu yüzden yoksulluğu yalnızca paranın yokluğu olarak görmek, insanın yaşadığı asıl yoksulluğu anlamamaktır.

Yoksulluk insanın yalnızca cebini boşaltmaz; insanın ruhuna da yerleşir. Kimi zaman insanın kendisine bakışını, kimi zaman başkalarına duyduğu güveni, kimi zaman da hayata karşı kurduğu cümleleri değiştirir. Fakat yoksulluğun insana öğrettiği başka bir şey daha vardır: Elindekinin kıymetini bilmek. Bir parça ekmeğin, sıcak bir sobanın, kapatılabilecek bir kapının, başını koyabileceğin bir yatağın ne anlama geldiğini en iyi, bunlardan mahrum kalan bilir.

Ne var ki yoksulluk herkesi aynı biçimde yoğurmaz. Kimi insan yaşadığı sıkıntılardan geçerek merhameti öğrenir; kendi acısını başkasının acısını anlamanın anahtarına dönüştürür. Kimi ise tam tersine, bir zamanlar ezildiği yerde güç sahibi olduğunda başkasını ezmekten çekinmez. Bazen yoksulun yoksula yaptığı zalimlik, zenginin zengine yaptığı zalimliği bile geride bırakır. Çünkü insanı merhametli yapan yalnızca acı çekmiş olmak değildir; çektiği acıdan ne öğrendiğidir.

Bunu hayatımda hiç unutamadığım bir olayla öğrendim.

Mahallemize bir gün oldukça yoksul bir aile taşınmıştı. Karşı komşumuz, elindeki eski, delik teneke sobayı ve delik çinko borularını onlara vermişti. Çok geçmeden, ayazın kemikleri sızlattığı bir gecede, verdiği sobaya ve borulara ihtiyacı olduğunu söyleyerek geri istedi.

Kadın sobanın başında çaresiz kaldı. Yanan odunların üzerine bir kova su döktü. Sobanın içindeki ateş söndü. Sıcak boruları birbirinden ayırmak için eline kalın bir bez sardı. Evin içi bir anda duman ve kurumla doldu. Sonunda sobayı, oğullarının yardımıyla götürdüler.

Ertesi gün komşumuz çöpünü bırakmak için evinden çıktığında gördüğü manzara karşısında donup kaldı: Delik soba ve delik çinko borular çöpe atılmıştı. Onun o sobaya ve borulara sarılarak ağladığı hâlâ gözümün önündedir.

Belki de bazı görüntüler insanın belleğine bir fotoğraf gibi değil, bir yara gibi yerleşir. Yıllar geçer, insanlar değişir, sokaklar değişir, evler değişir; ama o görüntü değişmez. Çünkü insanın yoksulluğunun yalnızca cebinde değil, başkalarının ona bakışında da başlayabildiğini o gün anlamıştım.

Knut Hamsun’un Açlık romanını okuduğumda, yıllar önce gördüğüm o soba yeniden geldi gözümün önüne. Romanı bitirdiğimde günlerce içimde ağır bir sessizlik taşıdım. Çünkü Hamsun açlığı anlatmıyordu yalnızca; açlığın insanın ruhuna nasıl girdiğini anlatıyordu.Açlık, onun romanında boş bir mide değildir.

Açlık, insanın düşüncelerinin içine sızan bir karanlıktır.

Knut Hamsun’un 1890’da yayımlanan Açlık romanındaki isimsiz kahraman, gazetelere yazılar yazarak geçinmeye çalışan yoksul bir yazardır. Parasız kaldıkça sokaklara düşer, pansiyon parasını ödeyemez, açlıkla ve soğukla baş başa kalır. Fakat romanın asıl meselesi, onun ne kadar ekmeksiz kaldığı değildir. Asıl mesele, açlığın onun zihninde ve ruhunda meydana getirdiği değişimdir.

Hamsun’un büyüklüğü tam burada ortaya çıkar. Okuru açlığın karşısında duran bir seyirci olarak bırakmaz; onu aç insanın zihninin içine sokar.........

© Ek Dergi