menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Krizlerin ortak dili: Duvar

11 0
14.02.2026

Antarktika’da bir buzulun eri­mesini yavaşlatmak için de­niz tabanına dev bir perde, bir tür duvar inşa etmeyi tartışıyoruz artık.

Bilim insanları, okyanusun sı­cak sularını buzun altına sokma­mak için kilometrelerce uzun­lukta bir bariyerin mümkün olup olmadığını hesaplıyor.

Bu bir bilimkurgu sahnesi değil.

Bu, 2026’nın ik­lim gündemi.

Söz konusu buzul, Thwaites. “Kıyamet Buzulu” diye anılıyor. Çünkü tamamen çökerse deniz seviyesini tek başına onlarca santimetre yüksel­tebilecek güçte. Bu da yalnız­ca kıyı şehirleri için değil, küre­sel ticaret ağları, limanlar, üretim merkezleri ve sigorta sistemleri için zincirleme bir risk anlamına geliyor. Bugün haritalarda küçük görünen bir erime, yarının küresel ekonomik dengesizliklerine dönü­şebiliyor.

Bu nedenle Thwaites, sadece bir iklim meselesi değil; aynı zamanda bir ekonomi, güvenlik ve istikrar meselesi olarak ele alınıyor.

Bir duvar fikri nasıl doğar?

Önerilen yapı, buzulun altına sızan sıcak deniz akıntılarını kes­meyi hedefliyor. Deniz tabanı­na sabitlenecek, esnek ama devasa bir perdeyle sıcak su­yun buzun altına ulaşması engellenmeye çalışılacak. Bu fikir bir anda ortaya çık­madı. Son yıllarda buzulla­rın beklenenden çok daha hızlı çözüldüğü anlaşıldı; ardından erimenin büyük ölçüde alttan gelen sıcak okyanus akıntılarıyla beslendiği gö­rüldü. Duvar ya da perde fikri de tam bu noktada, “en azından bunu yavaşla­tabilir miyiz?” sorusuyla günde­me geldi. Amaç, erimeyi tamamen durdurmak değil; hızını düşür­mek. Bilim insanları bunu açıkça söylüyor: Bu bir çözüm değil, bir geciktirme girişimi. Bir tür zaman satın alma çabası.

Zaten mesele tam da burada baş­lıyor. Duvarlar genellikle çözüm bulduğumuzda değil, başka çare­miz kalmadığında gündeme gelir.

Bir sorun yönetilemediğinde, sı­nırlandırılmaya çalışılır. Kontrol edilemeyen akışlar, setlerle durdu­rulmak istenir. Bu nedenle buzu­la örülmesi planlanan bu yapı, bir mühendislik başarısından çok, kü­resel bir itiraf gibi duruyor:

İklim krizini durduramadık. Şimdi sonuçlarını yönetmeye ça­lışıyoruz.

Bu plan, insanlığın iklim krizi­ne verdiği cevabın geldiği nokta­yı gösteriyor. On yıllardır sera gazı emisyonlarını azaltmanın gerek­liliği konuşuluyor. Raporlar ya­yımlandı, zirveler yapıldı, hedefler açıklandı. Ama fosil yakıtlara da­yalı büyüme modeli, dünya ekono­misinin omurgası olmaya devam etti. Enerji sistemleri yeterince hızlı dönüşmedi, tüketim alışkan­lıkları köklü biçimde değişmedi.

Sonuçta, iklim krizinin nedenle­riyle mücadele etmek yerine, etki­leriyle baş etmeye çalışan bir dün­yaya geldik. Bir anlamda, doğayı korumak için doğaya set çekmeyi konuşuyoruz.

Göçte de, ticarette de, iklimde de duvar

Bu yeni bir refleks değil.

Son yıllarda dünyaya baktığı­mızda, farklı krizlerde aynı dili gö­rüyoruz.

Göç krizinde sınırlar yükseli­yor. Savaşlar ve yoksulluk arttık­ça, ülkeler kendilerini tel örgüler­le, beton bariyerlerle korumaya çalışıyor. Ticarette korumacı po­litikalar güçleniyor, gümrük du­varları yeniden sahneye çıkıyor. Enerjide ve tedarik zincirlerinde ise benzer bir yönelim var: akış­ları serbest bırakmak yerine sı­nırlamak, riski içeri almamak, be­lirsizliği sınırın ötesinde tutmaya çalışan nafile çabalar.

Belirsizlik derinleştikçe, dün­ya çözmekten çok kapatmayı ter­cih ediyor.

İklim krizi de bu tabloya ekle­niyor.

Şehirler denizlere karşı setler­le çevriliyor. Nehir yatakları ye­niden çiziliyor. Altyapılar “olağa­nüstü hava koşullarına dayanıklı” hale getirilmeye çalışılıyor. Şimdi de buzullara duvar örmeyi tartı­şıyoruz.

Kriz derinleştikçe, insanlığın refleksi çözmekten çok ayırmak, yalıtmak, geciktirmek oluyor. Du­varlar, sorunu ortadan kaldırmı­yor; sadece belirli bir süre için baş­ka bir yere itiyor.

Buzula örülmesi planlanan bu perde belki gerçekten birkaç on yıl kazandırabilir. Bilim insanları bunun ihtimal dahilinde olduğu­nu söylüyor. Deniz seviyesindeki yükselişin yavaşlaması, bazı kıyı bölgeleri için kritik bir nefes alanı yaratabilir. Liman şehirleri, altya­pı yatırımlarını uyarlamak için za­man kazanabilir. Sigorta sistemle­ri ve planlama mekanizmaları bu gecikmeden faydalanabilir.

Ancak aynı bilim insanları, bu tür projelerin ancak emisyon azal­tımıyla birlikte anlamlı olabilece­ğini de vurguluyor. Aksi halde, du­varın arkasında tutulan sıcaklık başka bir yerden kendine yol bulu­yor. Okyanus akıntıları yön değiş­tiriyor, sistem yeni bir denge kuru­yor ve kriz farklı bir noktadan ye­niden ortaya çıkıyor.

İklim krizi, duvarlarla durduru­labilecek bir sorun değil. Çünkü bu kriz dışarıdan gelen bir tehdit değil. Bir istilâ değil, bir doğal afet döngüsü de değil. İklim krizi, doğ­rudan insan faaliyetlerinin ürünü. Enerji üretim biçimimizin, tüke­tim alışkanlıklarımızın, sınırsız büyüme varsayımının sonucu.

Sorun bu kadar içeriden geliyor­ken, dışarıya duvar örmek yeterli olmuyor. Asıl zor olan da bu zaten. Bir duvar inşa etmek mühendislik meselesi. Finansmanı, teknolojisi, fizibilitesi tartışılır ama prensipte yapılabilir.

Karbonla aramıza mesafe koy­mak ise siyasi, ekonomik ve top­lumsal bir dönüşüm gerektiriyor. Kısa vadeli çıkarların, alışkanlık­ların ve konfor alanlarının sorgu­lanmasını gerektiriyor. Bu yüzden duvar fikri cazip. Somut. Görüle­bilir. Ölçülebilir. Oysa asıl çözüm, görünmeyen bir dönüşüm istiyor.

Belki de bugün kendimize sor­mamız gereken soru şu: Buzula du­var örmeden önce, iklim krizi ile aramıza bir mesafe koyabilir miy­dik? Ve daha önemlisi, hâlâ koya­bilir miyiz?

Çünkü duvarlar bize zaman ka­zandırabilir. Ama yön kazandır­maz. Yönümüzü değiştirmediği­miz sürece, ördüğümüz her duvar bir sonraki krizin eşiği olur. Bugün buzula örülen duvar, yarın şehirle­re, ertesi gün ekonomilere uzanır. Duvarlar çoğalır, ama sorun aynı kalır.

İklim krizi bize şunu hatırlatı­yor: Bazen en radikal çözüm, en büyük yapıyı inşa etmek değil; yan­lış yönde yürümeyi durdurmaktır.


© Dünya