Kâr uğruna ne kadar ileri gidilir?
Bazen bir haber, sadece bir şirketi anlatmaz. Bir zihniyeti, bir dönemi ve hatta bir çelişkiyi açığa çıkarır.
Fransız çimento devi Lafarge’ın Suriye’deki faaliyetlerini sürdürebilmek için terör örgütlerini finanse ettiği gerekçesiyle mahkûm edilmesi tam da böyle bir haber. Şirketin Suriye’nin kuzeyindeki çimento fabrikasını, iç savaşın en yoğun dönemlerinde dahi kapatmak yerine çalışır halde tutmayı tercih ettiği; bu amaçla sahadaki silahlı güçlerle temas kurduğu ve mahkeme kararına göre faaliyetlerine devam edebilmek için terör örgütlerine finansman sağladığı yıllar sonra yargı süreçleriyle ortaya çıktı.
Bu süreçte yalnızca şirket değil, operasyon ve güvenlikten sorumlu yöneticiler de yargılandı; aralarında eski üst düzey yöneticilerin de bulunduğu sanıklar hakkında hapis cezaları verildi. Özellikle şirketin eski CEO’suna verilen uzun süreli hapis cezası, bu kararların münferit değil, kurumsal düzeyde alındığını açık biçimde ortaya koydu.
Bir fabrikanın çalışmaya devam etmesi için alınan bu kararlar, ilk bakışta operasyonel zorunluluklar gibi görünse de, ortaya çıkan tabloyla birlikte yalnızca ticari bir tercih olmaktan çıkıp etik bir kırılma haline geliyor.
Ama mesele yalnızca bir şirketin aldığı kararlar değil. Mesele, o kararların hangi mantıkla mümkün hale geldiği.
Çünkü bu hikâye, “orası zor bir coğrafyaydı” diye açıklanabilecek bir istisna değil. Aksine, bugünün şirket dünyasının en temel çelişkilerinden birini görünür kılıyor: değerler ile kârlılık arasındaki gerilim.
Kurumsal iletişim dünyasında krizler genellikle “beklenmeyen” durumlar olarak tanımlanır. Oysa bazı krizler vardır ki aslında uzun süredir alınmış kararların birikimidir.
Lafarge örneğinde karşımıza çıkan tablo tam da bu. Şirketin Suriye’deki tesisini açık tutmak için farklı temaslar kurduğu, ödemeler yaptığı ve bu sayede........
