Komşuda pişer bize de düşer: Alman, Çin ve Türk sanayileri
“Bir sofra kurulmuş ki Halil İbrahim adına. Ortada bir tencere, boş mu, dolu mu bilen yok.” Barış Manço
Dünya genelinde salgın sonrası ortaya çıkan sosyo-teknolojik düzen şekil kazanıyor. Geçtiğimiz hafta açıklanan veriler küresel tablonun tamamlayıcı parçalarıydı:
* Çin ocak-şubat ihracatı yıllık %22 arttı.
* Alman Ocak sınai üretimi yıllık %1,2 daraldı.
* Alman ocak ihracatı yıllık %0,6 arttı.
* Türk ocak sınai üretimi yıllık %1,8 daraldı.
* Türk şubat ihracatı yıllık %1,6 artışla takvim gününe göre rekor seviyede gerçekleşti.
K harfinin uzayan kolları: Karanlık fabrikalar
Sosyo-teknolojik konjonktürü bir yıl önceki yazımızda “K-Tipi” şeklinde nitelemiştik. Hızlanan dijitalleşme, enerji dönüşümü ve güvenlik harcamaları bazı sektörleri yukarı taşırken emek yoğun üretim alanları geriliyor. Üretimin değeri artarken istihdamın ağırlığı azalıyor.
Çin’de yüksek teknoloji ihracatı ivme yakalarken tekstil, oyuncak ve mobilya gibi geleneksel sektörler daralıyor. Otomasyon, robotik sistemler ve yapay zekâ destekli üretim hatları yaygınlaşıyor; insan işgücünün neredeyse bulunmadığı “dark factory” üretim modeli giderek normalleşiyor.
Ancak dönüşümün bir bedeli var. Organize sanayi bölgelerinde geçici işçiler dahi yevmiyelerini kazanmakta zorlanıyor, ücretler düşüyor ve hane gelirleri baskı altında kalıyor. Üretim artarken istihdamın aynı hızla büyümemesi K-tipi ayrışmanın sosyal boyutunu görünür kılıyor.
Sosyo-teknolojinin yeni merkezi: Dijital savunma
Almanya geçtiğimiz yılın başındaki seçimlerle siyasal merkezde mutabakata ulaştı: Ülke savunmasının pekiştirilmesi. Askeri kapasitenin arttırılması için kamu maliyesi seferberliğine gidildi. Yüksek bütçeli yatırım planları hazırlandı ve yürürlüğe kondu.
Almanya’nın uzun vade perspektifinde yapısal sınai dönüşümü küresel dengeleri sarstı. PMI verileri Alman sanayisinin toparlanma eğilimine girdiğini gösteriyor. Ancak genel yaygın bir toparlanmadan söz etmek kolay değil. Zira resmi üretim verileri PMI endeksi ile aynı doğrultuda seyretmiyor: Yatırım malları etrafında şekillenen bir hareketlilik var.
Bu hareketlilik değer zinciri üzerinden doğrudan Çin ve Türk üretim – ihracat yapısına yansıyor. Verilerin detayları incelendiğinde hem Çin’de hem de Türkiye’de aynı desen karşımıza çıkıyor:
* Tekstil ve hazır giyim Çin’de %2 Türkiye’de %16 daralıyor.
* Mobilya Çin’de %6 Türkiye’de %8 daralıyor.
* Otomotiv Çin’de %8 Türkiye’de %4 artıyor.
* Elektronik Çin’de %27 Türkiye’de %39 artıyor.
Küreselleşme geri çekilmiyor: Bütünleşik zihniyet
Alman lojistik devi DHL, geçtiğimiz hafta New York Üniversitesi iş birliğinde küreselleşmeye yönelik son çalışmanın detaylarını açıkladı. Çalışma, tedarik zinciri ile değer zinciri arasındaki farkı; yani “near-shoring” ile “friend-shoring” ayrışmasını ortaya koyuyor.
Yakın bölgelerden ticaret hacmi daralırken küresel ticaret, jeopolitik gerilimlere ve artan gümrük tarifelerine rağmen genişlemeyi sürdürüyor. Ortalama mesafe uzuyor. Son on yılda ticaret akımlarının yalnızca %4-6’sı jeopolitik rakiplerden uzaklaşmış durumda. Başka bir ifadeyle dünya ekonomisi bloklara ayrılmaktan çok riskleri dağıtarak yeniden bağlanıyor. Küresel ticaretin 2029’a kadar yıllık ortalama %2,6 büyümeye devam edeceği öngörülüyor.
15 Aralık tarihli “Sınırın Güneyinde” başlıklı yazımızda tedarik zincirlerinde zihniyet uyumunun önemine değinmiştik. 3 Ocak günkü “Türkiye Ekonomisinde Yön” yazımızda ise Avrupa pazarına girişte belirleyici rol oynayacak yeni eşikleri tartışmıştık. “Made in Europe” bir yerli malı özendirme sloganı değil. Kültürel bakış açısı. Karbon düzenlemeleri ve üretim standartları Avrupa pazarına girmek isteyen ülkeler için yeni bir zihniyet çıtası oluşturuyor. Baden-Wüttenberg eyalet seçiminde Yeşiller’in zaferi göz ardı edilemeyecek bir dinamik. Değer zincirinin kapısı artık yalnızca fiyat rekabetiyle değil, kurumsal uyumla açılıyor.
Sonuç: Aynı kazan, farklı kepçeler
Ortaya çıkan tablo basit bir ticaret artışından ibaret değil. Küresel üretim sistemi aynı anda iki yönde ilerliyor. Bir yanda teknoloji yoğun üretim hızla büyüyor, diğer yanda emek yoğun sektörler daralıyor. Çin’de fabrikalar robotlarla çalışırken Almanya savunma ve sermaye mallarına yöneliyor. Türkiye ise bu iki akımın arasında kendine yeni bir yer açmaya çalışıyor.
Sanayide yaşanan dönüşümün tamamlayıcı ayağı ise hizmet ticareti. Türkiye’nin yazılım, turizm, lojistik ve dijital hizmet ihracatı son yıllarda hızla artıyor – şubat itibarıyla yıllıklandırılmış hizmet ihracatı 123,2 milyar ABD Doları öngörülüyor. Bu alanlar yüksek katma değer üretirken aynı zamanda küresel değer zincirlerine entegrasyonu kolaylaştırıyor.
Dolayısıyla odak yalnızca ihracatın artması değil. Hangi ihracatın arttığı. Dünya ticareti büyümeye devam ediyor; fakat bu büyüme artık farklı bir karakter taşıyor. Komşuda pişen yemeğin kokusu geliyor. Masaya oturabilmek için artık yalnızca mutfağın değil, tarifin de değişmesi gerekiyor.
