menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şah İsmail’in torunları görev başında: Türk kanıyla savunulan İran, ABD ve İsrail'i şaşırttı!

72 0
03.03.2026

Şah İsmail’in torunları görev başında: Türk kanıyla savunulan İran, ABD ve İsrail'i şaşırttı!

İran'da ideolojik değil, jeopolitik odaklı Türk gücü, ABD-İsrail saldırılarını püskürtüyor! Nasıl mı? PKK terör örgütü, Ankara ile Tahran arasındaki uzun yıllara dayanan anlaşmazlık alanlarında küresel şer odaklarının taşeronluğunu üstlendi. Bazı İranlı politikacılar, yöneticiler ve askerî yetkililer de bu yaklaşımı benimseyen bir duruş sergiledi.

Buna rağmen 2008 - 6 Haziran’da dönemin Türk Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ, Türkiye ile İran’ın, çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtlerden oluşan PKK ve onun İran’daki uzantısı PJAK’a karşı istihbarat paylaşımı yaptığını ve askerî operasyonları koordine ettiğini doğrulamıştı.

Bu açıklama, 06.10.2008 tarihinde Gareth H. Jenkins tarafından Batı medyasında “Türk generaller İran ile askerî ve istihbarat koordinasyonunu itiraf etti” başlığıyla haberleştirildi. 1989’dan bu yana İstanbul’da yaşayan; Türkiye ve çevresinin politikası ile ekonomisi üzerine yazılar kaleme alan İngiliz gazeteci Jenkins’in, International Institute for Strategic Studies tarafından yayımlanan makaleleri ve The Economist Intelligence Unit tarafından basılan kitapları mevcut.

Günümüzde ise özellikle ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının gerçekleştiği süreçte Ankara ile Tahran arasında askerî ve istihbarat koordinasyonu olup olmadığı kamuoyu açısından belirsizliğini korumaktadır. Bununla birlikte Türk yetkililer, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına karşı olduklarını her fırsatta dile getirmektedir.

Adalet ve Kalkınma Partisi Sözcüsü Ömer Çelik, Merkez Yürütme Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, “ABD ve İsrail’in komşumuz İran’a yönelik saldırısı yasa dışı, haksız, hukuki meşruiyetten yoksun ve uluslararası hukuka aykırıdır. Bu durum, nükleer müzakereler devam ederken diplomasi ve sorunları müzakere masasında çözme stratejisinin çöktüğünü göstermektedir.” ifadelerini kullanması, iktidar partisinin görüşü olması nedeniyle önemlidir. 

İran’ın “İncirlik muafiyeti” ve Körfez-Kıbrıs hattındaki seçici vuruş doktrini…

İran’ın 2026 yılındaki askerî stratejisi, ideolojik bir körlükten ziyade son derece rasyonel ve “cerrahi” bir seçicilik üzerine kuruludur. Bahreyn, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki ABD üsleri ile Güney Kıbrıs’taki İngiliz tesislerinin (Akrotiri) hedef alınması; buna karşılık Türkiye’deki İncirlik ve Kürecik gibi kritik noktaların muaf tutulması, Tahran’ın Ankara ile olan hayati bağa verdiği önemi göstermektedir.

Türkiye, topraklarının İran’a yönelik bir saldırıda geçiş güzergâhı olarak kullanılmadığı konusunda güvence vermiştir. Aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı, çatışmanın çözümü için arabuluculuk teklifinde bulunmuştur. Bu çerçevede Dışişleri Bakanı Hakan Fidan; İran, Irak, Suudi Arabistan, Katar, Suriye, Mısır ve Endonezya’daki mevkidaşlarıyla temas kurmuştur.

İran askerî aklı, Türkiye’yi doğrudan bir tehdit unsuru olarak değil; Batı yaptırımları karşısında nefes alabildiği başlıca ekonomik ve diplomatik koridor olarak değerlendirmektedir. Türkiye’deki üslerin hedef alınması, NATO’nun 5. maddesini tetikleyerek savaşı küresel ölçekte bir felakete dönüştürebileceği gibi, İran’daki milyonlarca Azeri Türk arasında da ciddi bir toplumsal infial riski doğurabilir.

Bu nedenle Tahran, Kıbrıs ve Körfez hattı üzerinden Batı’ya “erişim kapasitesi” mesajı verirken; Türkiye’nin “sessiz tarafsızlığını” gözetmekte ve Ankara’nın bölgesel dengeleyici rolünü korumasına alan açmaktadır. Bu yaklaşım, İran’ın hayatta kalma refleksinin bir parçası olarak düşmanlarını ayıklayan ve en büyük komşusuyla geri dönülmez bir savaşa sürüklenmekten kaçınan pragmatik bir güç gösterisi niteliğindedir.

ABD’nin, nükleer müzakerelerin başarısızlığını gerekçe göstererek İsrail ile birlikte İran’ın kritik noktalarına yönelik saldırılara başlaması, bölgede savaş endişesini artırmıştır. Gerilimin tırmandığı saatlerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı dikkat çekici paylaşımda, yüksek hazırlık seviyesi ve caydırıcılık vurgusu öne çıkmıştır. Bu mesaj, bölgedeki gelişmeler ışığında Türkiye’nin güvenlik hassasiyetine işaret etmektedir.

İran’ın askeri doktrininde radikal dönüşüm…

‘Teknokrat Askerler’in komuta merkezinde olduğu  önleyici savaş devrinden kısaca söz edelim. İran'ın askeri stratejisi, 2025 ve 2026 yıllarında yaşanan kritik gelişmelerle birlikte tarihsel bir kırılma noktasına ulaştı. Uzun yıllar boyunca dini liderliğin ve sivil siyasetçilerin ideolojik sınırları ile "stratejik sabır" telkinleri arasına sıkışan savaş yürütme biçimi, yerini daha agresif, teknolojik ve kestirilemez bir modele bıraktı. Bu dönüşümün merkezinde, ulema gölgesinden sıyrılan ve dizginleri eline alan yeni nesil "teknokrat askerler" yer alıyor.

Ulema gölgesinden saha gerçekliğine…

​İran’ın geleneksel askeri yapısında kararlar, sahadaki askeri gerekliliklerden ziyade siyasi bekayı önceleyen dini-siyasi kadrolar tarafından alınıyordu. Ancak eski muhafızların ve üst düzey dini-askeri figürlerin bertaraf olmasıyla, yönetim profesyonel bir askeri elitin eline geçti.

Bu yeni kadrolar, ideolojik sloganlardan ziyade askeri verimliliğe odaklanarak kararları "seküler bir profesyonellik" ile alıyor. "Şehadet odaklı" savunma anlayışı, yerini, düşmanı felç etmeye yönelik teknolojik bir yaklaşıma bıraktı. Çünkü ölüler vatanlarını savunamaz.

​Doktrinel kayma: Sabırdan “önleyici” müdahaleye…

​2026 başı itibarıyla İran, "saldırıya uğradıktan sonra asimetrik yanıt verme" ilkesini terk ederek "tehdit algılanan noktada müdahale” doktrinine geçti. Artık saldırının gerçekleşmesi beklenmiyor; nesnel bir tehdit sinyali alındığında askeri güç bir "meşru........

© Dikgazete.com