menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran’daki sertlik yanlısı dönüşümün arkasında Mekke Anlaşması mı var?

31 0
12.08.2026

Ömür Çelikdönmez yazdı;

İran’daki sertlik yanlısı dönüşümün arkasında Mekke Anlaşması mı var?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafınca 7 Ağustos tarihinde Mekke’de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkenin milli güvenlik yaklaşımlarını kolektif caydırıcılık prensibi doğrultusunda bütünleştiriyor. Anlaşma; savunma alanındaki stratejik koordinasyonun geliştirilmesini, ortak savunma sanayii yatırımlarına imkân tanınmasını sağladığı gibi terörle mücadelede operasyonel eş güdümün pekiştirilmesini hedefliyor.

Birleşmiş Milletler şartına uygun…

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkına dayanan bu anlaşma; taraflardan birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının tüm üye ülkelere yapılmış sayılmasını, terörle ortak mücadeleyi, askerî istihbarat paylaşımını ve savunma sanayisinde stratejik projelerin geliştirilmesini öngörüyor.

Üç ülkenin askerî tecrübesini, nükleer caydırıcılık kapasitesini ve finansal imkânlarını külfet paylaşımı temelinde bir araya getiren pakt, doğrudan bir ülkeyi hedef almaktan ziyade ortak ilkeleri benimseyen dost ülkelere açık, savunma odaklı bir güvenlik şemsiyesi statüsünde.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın jeopolitik risk analizi…

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, kapsadığı kolektif caydırıcılık ilkesi ("birine yapılan saldırı tümüne yapılmış sayılır") ve stratejik boyutu nedeniyle komşu ülkeler ve üye olunan uluslararası yapılar nezdinde farklı güvenlik algıları yaratmaktadır.

Bu anlaşma kapsamında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın müşterek gayesi; bölgesel çerçevede stratejik seçenekleri çoğaltmak, kırılganlıkları azaltmak ve dış politika alanını genişletmek midir? Eğer öyleyse kime karşı ve neden? Bu müşterek güç odağının bir numarası kimdir?

ABD başta olmak üzere diğer NATO ülkelerine; Pekin, Moskova ve Yeni Delhi’ye anlaşmanın içeriği ile ilgili ön bilgi verildi mi? Asıl amaç Suudi Arabistan'ın güvenliğini sağlamaksa bu düşman güç hangi ülkedir?

Suudiler için tehlike İran ve Yemen mi yoksa Askeri üslerdeki Yahudi Hristiyan ABD askerleri mi?

Suudi Arabistan yönetimi için öncelikli güvenlik tehdidi Yemen ve İran olsa da, ülkenin bunların dışında potansiyel rakip veya tehdit olarak gördüğü başka aktörlerin de var olduğu anlaşılıyor.

Ülkedeki ABD askeri varlığı kritik bir güvenlik ikilem kaynağı. Mesala Prince Sultan Hava Üssü ABD kuvvetlerinin ana konuşlanma noktalarından biri. ABD Hava Kuvvetleri unsurları ile Patriot/ THAAD hava savunma kapasitesi burada konuşlu. ABD Kongre Araştırma Servisi, Haziran 2024 itibarıyla ülkede yaklaşık 2.321 ABD askeri bulunduğunu ve çoğunun Prince Sultan’da konuşlandığını belirtiyordu.

Bu üsler sözde Suudi Arabistan'ın düşman rakiplerine karşı bir yandan caydırıcılık sağlarken, diğer yandan olası bölgesel krizlerde ülkeyi misillemelerin doğrudan hedefine dönüştürüyor. Riyad yönetiminin bu kısır döngüsü meşhur kırk katır mı kırk satır mı   dayatmasını hatırlatıyor?

Mekke Anlaşması ile başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlerin İslam coğrafyasındaki fiili işgal sürecini askıya alan Ankara eksenli bir güç odağı ortaya çıkmıştır. Türkiye bu anlaşma vesilesiyle Suud topraklarındaki askeri varlığını meşru zemine taşıdı denilebilir.

Tarihe yolculuk; bugünlere nasıl gelindi?

Temellerini Mustafa Kemal Paşa ile Medine Müdafii Fahrettin Paşa'nın attığı; Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiyesinde rol oynayan “uzun bacaklı sarı çiyanları” devre dışı bırakan Ankara-Riyad iş birliği, Mekke Anlaşması'yla birlikte yeni ve stratejik bir boyut kazanmıştır. Nasıl mı?

Medine'yi 2 yıl 7 ay boyunca başarıyla savunan ve kutsal emanetleri İstanbul'a gönderen Fahrettin Paşa, şehri İngilizlerin desteğindeki Mekke Şerifi Hüseyin'in kuvvetlerine teslim etmek istemiyordu. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın gelecekteki kurucusu Emir Abdülaziz İbn Suud'a bir mektup yazarak Suud aşiretini ve kuvvetlerini Medine'ye davet etmiş, şehri kendilerine teslim etmek istediğini bildirmişti.

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduktan sonra, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi Mekke ve Medine'nin bulunduğu Hicaz bölgesiyle ilgisini hiçbir zaman tamamen kesmedi. Cumhuriyet'in yönetici kadrosu, İngilizlerin desteğiyle İstanbul'a başkaldıran Mekke Şerifi Hüseyin'in isyanını unutmadı ve onun bölgedeki siyasî emellerine mesafeli durdu. Peygamber soyundan geldiğini öne çıkaran Şerif Hüseyin, hilafet makamının kendisine ait olması gerektiğini savunuyordu.

T. E. Lawrence'ın desteklediği Şerif Hüseyin'e karşı en sert mücadeleyi ise Necid'deki Suudiler yürüttü. Ankara ile de temas hâlinde bulunan Suudi kuvvetleri, Ağustos 1924'te başlayan harekâtın ardından önce Taif'i, ardından Mekke'yi ele geçirdiler. Bunun üzerine Şerif Hüseyin tahttan çekildi ve yerine oğlu Ali geçti. Böylece Hüseyin'in hilafet hayali de fiilen sona erdi. Cidde'ye çekilen Ali de Aralık 1925'te tahtından çekilerek Irak'a sığındı ve Hicaz bölgesi Suudilerin hâkimiyetine geçti.

Ocak 1926'da Abdülaziz İbn Suud kendisini Necid Sultanı ve Hicaz Kralı ilan etti. Yeni yönetimi tanıyan ülkelerden biri de Türkiye Cumhuriyeti oldu. Mayıs 1926'da Tebriz eski Başşehbenderi Süleyman Şevket, eski Yemen Valisi Mahmud Nedim ve İskenderiye Şehbender Vekili Feridun Fahri Bey, Türkiye'nin diplomatik temsilcileri olarak Hicaz'a gittiler.

Mustafa Kemal Paşa, yeni Suudi yönetimini tanımakla yetinmedi; bölgede Türkiye'nin diplomatik temsilinin oluşturulmasını sağladı ve Edip Servet Bey'i Mekke'de düzenlenen İslam Kongresi'ne Türkiye temsilcisi olarak gönderdi. 1926'da Mekke'de toplanan kongreye katılan Edip Servet Bey'in görevlerinden biri de Suudi Kralı Abdülaziz ile Yemen İmamı Yahya Hamidüddin el-Mütevekkil-Alellah arasındaki ihtilaflarda arabuluculuk girişiminde bulunmaktı.

Ankara-Riyad ilişkileri sonraki yıllarda daha da gelişti. 1929'da Türkiye Cumhuriyeti ile Hicaz ve Necid Krallığı arasında bir dostluk antlaşması imzalandı. Bu dönemde yürütülen temaslarda Fahrettin Paşa'nın da rol aldığı anlaşılmaktadır.

1932'de Abdülaziz'in oğlu Emir Faysal, Türkiye'yi ziyaret ederek babasının mektubunu Mustafa Kemal Paşa'ya takdim etti. Emir Faysal'ın akıcı bir İstanbul Türkçesiyle konuşması, dönemin gazetecilerini şaşırtmıştı. Ancak bunda şaşılacak pek bir şey yoktu. Emir'in dedesi Muhammed es-Sanayan Osmanlı ordusunun bir mensubuydu ve savaşta hayatını kaybetmişti. Faysal'ın yaverliğini ve tercümanlığını yapan Binbaşı Halid Bey de Çanakkale gazilerindendi.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti bu ziyaretin ardından Suudi Kralı'na hediye olarak Yüzbaşı Celâl Bey ve silah fabrikası ustalarından Nuri Efendi aracılığıyla “millî imalat” tüfekler gönderdi. Suudi Krallığı'nın uçuş eğitimi görmek üzere 10 öğrenciyi Ankara'ya gönderme talebi de 24 Nisan 1933 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla kabul edildi.

Ancak Emir Faysal'ın Türkiye ziyaretinden önce çok daha dikkat çekici bir gelişme yaşanmıştı. Meşhur Medine Müdafii, T. E. Lawrence'ın “Çöl Kaplanı” olarak nitelendirdiği ve Akıncı Beyi Bali Bey Malkoçoğlu'nun anne tarafından torunu olduğu belirtilen Fahrettin Paşa, İbn Suud'un talebi üzerine Mustafa Kemal Paşa tarafından Hicaz'a gönderilmişti.

Suud ailesinin özellikle Fahrettin Paşa'yı istemesinin başlıca nedeni, yeni kurulan krallığın askerî kuvvetlerinin teşkilatlandırılması, tahkim edilmesi ve eğitilmesinde onun tecrübesinden yararlanmak istemeleriydi. Bunun yanı sıra Fahrettin Paşa'ya duydukları güven ve itimat da bu tercihte önemli rol oynuyordu.

Çünkü Fahrettin Paşa, Medine Müdafaası'nın son döneminde, Enver Paşa döneminde Osmanlı Devleti ile anlaşma imzalayan ve bu anlaşmaya bağlı kalan Abdülaziz İbn Suud'a, Hz. Muhammed'in kabr-i şerifinin bulunduğu Medine'yi teslim etmeyi düşünmüş; şehrin İngilizlerin desteklediği Şerif Hüseyin'in kuvvetlerinin eline geçmesini........

© Dikgazete.com