Faili belli cinayetler durum tesbit ve analiz raporu: Türkiye’nin karanlık suikastleri, istihbarat ağları ve devlet içi taşeronlar…
E. Yarbay Halil Mert yazdı;
FAİLİ BELLİ CİNAYETLER DURUM TESPİT VE ANALİZ RAPORU:
TÜRKİYE’NİN KARANLIK SUİKASTLERİ, İSTİHBARAT AĞLARI VE DEVLET İÇİ TAŞERONLAR…
Devlet içindeki örgütsel yapılanmalar, uluslararası istihbarat bağlantıları ve Türkiye’nin cevapsız soruları…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yakın tarihi boyunca çok sayıda siyasi cinayete, suikasta, şüpheli ölüme ve faili meçhul olaya sahne olmuştur.
Bu cinayetlerin bir kısmı yıllar içerisinde çeşitli yönleriyle aydınlatılmış, bazı failler hakkında mahkûmiyet kararları verilmiş, bazı dosyalarda ise soruşturmalar sonuçsuz kalmış veya kamu vicdanını tatmin etmeyen biçimde kapanmıştır.
Ancak bugün artık yalnızca şu soruyu sormak yeterli değildir: “Tetiği kim çekti?” Asıl sorulması gereken sorular çok daha kapsamlıdır: Hedef kimdi? Neden hedef seçildi? Hedef hakkında kim bilgi topladı? Devlet içerisinden kimler bilgi sağladı? Cinayetin gerçekleşmesinde hangi kamu görevlilerinin ihmali, ihmalkârlığı veya bilinçli katkısı oldu? Cinayetin ardından soruşturmayı kim yönlendirdi? Hangi deliller kayboldu veya etkisiz hale getirildi? Kamuoyuna hangi anlatı sunuldu? Cinayetten sonra hangi siyasi ve stratejik sonuç ortaya çıktı?
Ve belki de en önemli soru: Bu cinayetten kim veya kimler fayda sağladı?
Bu raporun temel yaklaşımı şudur:
Türkiye’deki bazı siyasi cinayetler, yalnızca münferit tetikçilerin veya sıradan suç örgütlerinin eylemleri olarak değerlendirilemez. Bu cinayetlerin bir bölümünde devlet içerisindeki bazı unsurların kullanıldığı, kamu kurumları içerisindeki örgütsel yapılanmalardan yararlanıldığı ve bu yapıların uluslararası istihbarat bağlantılarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Burada özellikle FETÖ yapılanması üzerinde durulması gerekmektedir.
FETÖ’nün devletin kritik kurumlarında yıllar boyunca örgütlendiği ve 15 Temmuz 2016'dan önce de devlet içerisinde geniş bir kadrolaşma gerçekleştirdiği artık tartışma konusu değildir. Dolayısıyla “FETÖ 2016’da ortaya çıktı…” şeklindeki yaklaşım tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
15 Temmuz 2016, bu yapılanmanın ortaya çıktığı tarih değil; devlet içerisindeki örgütlü yapısının silahlı bir kalkışmayla açık biçimde ortaya çıktığı tarihtir.
Bu nedenle 1990’lı yıllarda ve 2000’li yılların başında meydana gelen siyasi cinayetler incelenirken, o dönemlerde devlet kurumlarında görev yapan kişilerin daha sonra FETÖ bağlantıları ortaya çıkmışsa, bu bağlantıların geçmişteki olaylarla ilişkisi mutlaka araştırılmalıdır.
Ancak burada yalnızca FETÖ’ye bakmak da yeterli değildir.
Türkiye’nin yakın tarihindeki siyasi cinayetlerin arka planında CIA, İngiliz İstihbaratı ve İsrail İstihbaratı başta olmak üzere uluslararası istihbarat yapılanmalarının Türkiye’deki faaliyetlerinin de mutlaka araştırılması gerektiğidir.
Çünkü Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle onlarca yıldır uluslararası istihbarat servislerinin yoğun faaliyet alanlarından biri olmuştur.
Bu nedenle siyasi cinayetleri sadece iç politika çerçevesinde değerlendirmek, olayların uluslararası boyutunu gözden kaçırmak anlamına gelir.
1. GİRİŞ VE TARİHSEL PERSPEKTİF: İSTİHBARAT SAVAŞLARINDA "DELİL" GERÇEĞİ…
Devletin kılcallarına sızmış şebekelerin (FETÖ) ve küresel istihbarat servislerinin (CIA, MOSSAD, MI6) organize ettiği siyasi suikastlerde klasik adli vakaların "somut delil" mantığıyla neticeye ulaşılamaz. Bu operasyonların doğası gereği bizzat delillerin yok edilmesi, belgelerin karartılması ve sahte delil üretimi eylemin asli parçasıdır. Dolayısıyla profesyonelce kurgulanmış "delilsizlik", aslında arkadaki istihbarat aklının en somut göstergesidir.
Bu yapının Türkiye'deki faaliyetlerini yalnızca 2000'li yıllara hapsetmek büyük bir yanılgıdır. Bu yapı halen masonik yapı ve kişiler dahil, işbirlikçi tüm çevrelerle çalışmaktadır. Maalesef mevcut tarikat, cemmat, siyâset, STK’na da sızarak parallel yapı oluşturmuş, faaliyetlerine geçmişten daha sinsi olarak devam etmektedir.
Fethullah Gülen yapılanmasının devlet kurumlarına sızma süreci 1960'ların sonuna kadar uzanmaktadır.
Bu günde gündemde olan Enver Altaylı (1944 doğumlu) gibi yabancı istihbarat unsurlarıyla doğrudan irtibatlı figürlerin varlığı; 1970'ler, 80'ler ve 90'lar boyunca Türkiye aleyhine yürütülen örtülü operasyonların kesintisiz bir hatta ilerlediğini kanıtlamaktadır.
Bu süreçte işlenen cinayetler "faili meçhul" değil; devlet içine çöreklenmiş emniyet, jandarma, yargı ve istihbarat kadroları eliyle yürütülen "Faili Malum" tasfiye hareketleridir.
2. PSİKOLOJİK HARP VE HEDEF SAPTIRMA DOKTRİNİ…
Suikastlerin ardından sahneye konulan manipülasyon stratejisi hep aynı şablonu izlemiştir:
Uğur Mumcu, Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu cinayetlerinde suikastin faturası anında İslamî kesimlere, Türk Milliyetçileri’ne veya İran'a kesilmiştir.
Bu hedef saptırma taktiğiyle hem toplumun sinir uçları kaşınarak kutuplaşma derinleştirilmiş hem de cinayetin asıl planlayıcısı olan ABD, İngiltere, İsrail ve içerideki taşeronları FETÖ perdenin arkasında dokunulmaz kılınmıştır.
3. FAİLİ MEÇHUL KAVRAMINI YENİDEN DÜŞÜNMEK…
“Faili meçhul” kavramı, Türkiye’de çoğu zaman cinayeti gerçekleştiren kişinin bilinmemesi anlamında kullanılmaktadır.
Oysa siyasi cinayetlerde gerçek sorumluluğun ortaya çıkarılması bundan çok daha geniş bir araştırmayı gerektirir.
Bir cinayetin tetikçisinin bulunması, cinayetin arkasındaki bütün yapının ortaya çıkarıldığı anlamına gelmez.
Örneğin bir siyasi suikastta şu zincirin tamamı araştırılmalıdır:
Hedef belirleme → istihbarat toplama → hedefin izlenmesi → devlet içerisindeki bilgi kaynakları → operasyon hazırlığı → tetikçi → cinayet → olay yeri → delil yönetimi → soruşturma → soruşturmanın yönlendirilmesi → medya ve kamuoyu algısı → siyasi sonuç.
Bu zincirin yalnızca bir halkasının ortaya çıkarılması, cinayetin bütün boyutlarıyla aydınlatıldığı anlamına gelmez.
Bu nedenle Türkiye’de artık “faili meçhul” kavramının da yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bazı cinayetlerin failleri aslında çeşitli ölçülerde bilinmektedir.
Ancak faillerin arkasındaki organizasyon, azmettiriciler, devlet içerisindeki bağlantılar, uluslararası ilişkiler ve cinayetten sonra yürütülen örtbas veya algı operasyonları bütünüyle ortaya çıkarılmamıştır.
Bu nedenle daha doğru kavram şudur: “Failleri ve bağlantıları bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılmamış siyasi cinayetler.” Türkiye’nin önündeki görev, işte bu dosyaları bütün boyutlarıyla yeniden değerlendirmektir.
İKİNCİ BÖLÜM: DEVLET İÇİNDEKİ ÖRGÜTLENMELER…
Bir devletin en büyük zaaflarından biri, kendi kurumlarının içerisinde başka bir hiyerarşiye bağlı yapıların oluşmasıdır.
Devletin emniyetinde, yargısında, ordusunda, istihbaratında veya diğer kritik kurumlarında görev yapan kişiler, devletin hukukundan ve amirlerinden ziyade başka bir örgütsel yapının talimatları doğrultusunda hareket etmeye başlarsa ortaya yalnızca bir personel problemi çıkmaz.
Devlet güvenliği problemi ortaya çıkar. FETÖ yapılanmasının yıllar içerisinde devletin çeşitli kurumlarında oluşturduğu kadrolaşma bunun en açık örneklerinden biridir. Bu nedenle geçmiş siyasi cinayetler incelenirken şu sorular mutlaka sorulmalıdır: O tarihte olayla ilgili hangi kamu görevlileri görev yapıyordu? Bu kişilerin daha sonraki örgütsel bağlantıları ortaya çıktı mı? Cinayet öncesinde elde edilen istihbarat bilgileri kimlerin elinden geçti? Bu bilgiler ilgili makamlara ulaştırıldı mı? Ulaştırılmadıysa neden? Cinayetin ardından görev yapan soruşturmacılar kimlerdi? Bu kişiler daha sonra herhangi bir örgütsel yapılanmayla ilişkilendirildi mi? Soruşturmanın yönünü değiştiren kararları kim aldı? Hangi deliller araştırılmadı? Hangi deliller kayboldu? Kimler bu soruşturmalardan fayda sağladı? Bu soruların sorulması devlet düşmanlığı değildir. Tam tersine, devleti korumaktır. Çünkü devletin içerisine sızmış bir örgütü ortaya çıkarmak, devlete zarar vermek değil; devletin bağımsızlığını korumaktır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: FETÖ’NÜN TARİHSEL KONUMU VE ULUSLARARASI İSTİHBARAT BOYUTU…
Bazı çevrelerde hâlâ “2000’li yıllarda FETÖ vardı da 1990’larda var mıydı?” şeklinde bir yaklaşım bulunmaktadır. Bu yaklaşım son derece yanlıştır. Fethullah Gülen yapılanmasının kökleri çok daha eski tarihlere dayanmaktadır. Dolayısıyla 1990’lı yıllardaki olayları incelerken, “o tarihte FETÖ yoktu” demek tarihsel gerçekliği reddetmek olur.
Benim kanaatim, FETÖ yapılanmasının Türkiye’deki devlet kurumlarına sızma ve kadrolaşma faaliyetlerinin uluslararası istihbarat bağlantılarından bağımsız ele alınamayacağı yönündedir. Özellikle CIA ile ilişkiler bakımından Enver Altaylı dosyası son derece dikkat çekicidir.
Enver Altaylı hakkında siyasi ve askeri casusluk ile FETÖ üyeliği suçlarından mahkûmiyet kararı verilmiş; dava dosyasında CIA görevlileriyle ilişkileri ve istihbarat faaliyetlerine ilişkin materyaller ele alınmıştır. Bu tablo, Türkiye’deki bazı devlet içi yapılanmalar ile uluslararası istihbarat ilişkilerinin ayrıca incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Benim değerlendirmeme göre CIA’nın Türkiye’deki en önemli aparatlarından biri FETÖ yapılanması olmuştur. Bu ilişki yalnızca geçmişe ait bir tartışma olarak görülmemelidir.
Türkiye’nin siyasi cinayetleri incelenirken FETÖ–CIA ilişkisi, devlet içerisindeki kadrolaşma ve uluslararası istihbarat bağlantıları birlikte değerlendirilmelidir. Aynı şekilde İngiliz istihbaratı ve İsrail istihbaratının Türkiye’deki faaliyetleri de göz ardı edilmemelidir.
Türkiye’nin yakın tarihindeki siyasi cinayetlerde uluslararası istihbarat bağlantılarının araştırılması, bu ülkelerin herhangi birinin otomatik olarak her cinayetin faili ilan edilmesi anlamına gelmez. Buradaki mesele şudur:
Türkiye’ye karşı yürütülen istihbarat savaşlarında hangi yerli aktörler kullanılmıştır? Devlet içerisindeki hangi unsurlar bu faaliyetlere aracılık etmiştir? Hangi siyasi cinayetlerde bu yapıların rolü bulunmaktadır? Bu soruların cevabı verilmelidir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: DOSYA BAZLI VAKA VE FAİL ANALİZLERİ…
Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Gaffar Okkan, Hulusi Sayın, Abdi İpekçi, cem Ersever, kazım Çillioğlu, bahtiyar Aydın gibi bir çok insanımız faili meçhul cinayetlerle katledildiler. Aşağıda son dönem cinayetlerin bazılarını ayrıca yazma gereği duydum.
MUHSİN YAZICIOĞLU CİNAYETİ…
Muhsin Yazıcıoğlu’nun 25 Mart 2009 tarihinde hayatını kaybetmesi, Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük siyasi ve vicdani yaralardan biridir. Yıllardır kamuoyunun zihninde çok sayıda soru bulunmaktadır.
Ancak 2026 yılında bu dosyada son derece önemli gelişmeler yaşanmıştır.
Adalet Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda soruşturmanın FETÖ organizasyonu ihtimali üzerinden derinleştirildiği, dosyada FETÖ yapılanmasına işaret eden ciddi deliller bulunduğu ve çok sayıda şüpheli hakkında işlem yapıldığı açıklanmıştır.
Bu gelişme son derece önemlidir.
Çünkü yıllardır kamuoyunda tartışılan bir husus artık devletin adli soruşturmasının da konusu haline gelmiştir.
Muhsin Yazıcıoğlu cinayeti konusunda Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik açık bir sitemim bulunmaktadır.
Sayın Cumhurbaşkanım;
Türkiye’nin her kesiminden insanın yüreğini yakan Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünden gerçekten devletin en üst makamlarının haberi olmadı mı?
Devletin içerisindeki bazı unsurlar böyle bir organizasyonu gerçekleştirecek kadar güç kazanmışsa, bu yapılanmanın devletin en üst makamlarından nasıl saklanabildiği sorusu da mutlaka cevaplanmalıdır.
Eğer devletin içerisinde böyle bir yapı vardı ve devletin en üst makamlarına bilgi ulaştırılmadıysa, bu başlı başına bir devlet güvenliği problemidir. Eğer bilgi ulaştırıldıysa ve gereği yapılmadıysa, bu da ayrıca araştırılması gereken bir sorumluluk alanıdır.
Benim kanaatim şudur: Muhsin Yazıcıoğlu cinayeti bütün boyutlarıyla aydınlatılmadan Türkiye’nin siyasi vicdanı rahatlamayacaktır. Bu cinayet, Türkiye’de sağcısıyla, solcusuyla, milliyetçisiyle, İslamcısıyla toplumun çok geniş kesimlerini yaralamıştır. Bu nedenle artık hiçbir siyasi hesap bu dosyanın önüne geçmemelidir.
Yazıcıoğlu, emniyet ve bürokrasi içindeki gayrinizami FETÖ/Gladio ağını deşifre ettiği sırada hedefe konulmuştur. TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu kayıtlarına da yansıyan bu tespit, olayın organize bir suikast olduğunu teyit etmektedir.
Düşen helikopterdeki hayati GPS cihazlarını ve mekanik parçaları tornavidayla sökerken görüntülenen Aydın Özsıcak ve Davut Uçum'un, 15 Temmuz darbe girişiminde Marmaris'te Cumhurbaşkanına yönelik suikast timinde yer alması tesadüf değildir.
2011 yılında FETÖ etkisi altındaki heyetlerin hazırladığı ve kandaki karbondioksit oranının ölümden sonra doğal arttığını iddia eden adli tıp mütalaaları çürütülmüştür. Helikopter enkazında saatlerce hayatta kalan gazeteci İsmail Güneş’in kanındaki yüzde 27’lik karbondioksit oranının kaza anında yüzde 50 bandında olduğu, kabin içine dışarıdan zehirli gaz verilerek sabotaj yapıldığı ihtimali kuvvetlenmiştir.
Yazıcıoğlu dosyasında soruşturmayı saptıran ve delil karartan 51 farklı kamu görevlisinin FETÖ iltisakı somut olarak tespit edilmiştir.
Hrant Dink cinayeti, 19 Ocak 2007 tarihinde gerçekleşmiştir. Bu cinayet de Türkiye’nin yakın tarihinin en önemli siyasi cinayetlerinden biridir.
Cinayetin öncesinde Trabzon’daki istihbarat birimleri, İstanbul Emniyeti, jandarma ve diğer güvenlik birimleri tarafından elde edilen bilgiler ile cinayetin ardından yürütülen soruşturma birlikte değerlendirilmelidir.
Hrant Dink davasında bazı kamu görevlilerinin FETÖ/PDY bağlantıları ve cinayete giden süreçteki sorumlulukları mahkeme kararlarına konu olmuştur.
Bu nedenle şu soru sorulmalıdır:
Hrant Dink cinayeti yalnızca tetikçinin eylemi olarak mı değerlendirilmelidir, yoksa cinayete giden süreçte devlet içerisindeki bazı unsurların rolü de araştırılmalı mıdır?
Benim kanaatim, ikinci yolun izlenmesi gerektiğidir.
Özellikle Trabzon’daki istihbarat birimlerinden İstanbul’daki emniyet birimlerine kadar bütün zincir yeniden incelenmelidir. Ayrıca cinayetten sonra oluşturulan toplumsal atmosfer de psikolojik harp açısından değerlendirilmelidir.
“Hepimiz Hrant’ız” ve “Hepimiz Ermeniyiz” sloganlarıyla ortaya çıkan kitlesel hareketliliğin Türkiye’deki milliyetçi ve İslami hassasiyeti yüksek kesimler üzerinde meydana getirdiği siyasi ve psikolojik sonuçlar ayrıca incelenmelidir. Burada mesele Hrant Dink’in kimliğinden veya fikirlerinden bağımsızdır.
Mesele şudur: Bir siyasi cinayetin ardından toplumun belirli bir kesiminin zan altında bırakılması, cinayeti gerçekleştiren........
