Yasın ağırlığını kim taşır: Hamnet ve Manevi Değer
Yas insan hayatının en parçalı ve en yoğun anlatısı. Bir daha göremeyecek olmanın yakıcı özlemi, yaşanamayacak anlar, hiç söylenemeyecek sözler, hayatın adaletsizliğine öfke, hayatın sonluluğunu fark etmenin doğurduğu dehşet ve akabindeki anlamsızlık hissi iç içe ve bunlar daha yasın ilk cümleleri…
Kendisine çok yakın birini kaybeden çoğu insan, ‘Ben artık tam aynı kişi değilim’ hissini de yaşamıştır. Kayıp, geri alınamazlık duygusuyla birlikte geliyor. Sadece birini ya da bir şeyi yitirdiğimiz için değil, o kaybın, bizim olduğumuz kişiden de bir parça kopararak gittiğini fark ettiğimiz için.
Paylaşılması en zor şey yas belki de. ‘Taziye’ ne kadar kalabalık olursa olsun, sevilenin ölümü ve kendi ölüm bilgimizin kaçınılmazlığıyla bir noktada kesin olarak yalnız kalıyoruz.
Kayıp, çoğu zaman geçmişte kalan bir an değil, bugünü de yarını da biçimlendiren bir boşluk olarak çalışıyor. Geri alınamaz olanla yaşamak, günümüzün en zor meselelerinden biri. Çünkü çağ, hızla iyileşmeyi, hızla ‘atlatma’yı, devam etmeyi öneriyor. Oysa bazı kayıplar hiç kolay atlatılamıyor. Bazı acılar deneyimlenmeden, karanlığın 100 tonunun içinden geçilmeden ve nihayetinde başkasının tanıklığına açılmadan bir yere yerleşemiyor.
Son yıllarda ‘travma’ kelimesinin neredeyse her şeyi açıklayan, hatta aynı düzleme çeken bir şemsiye kavrama dönüşmesi de bu aceleyle ilişkili. Bu konuda, yakın zamanda yazmıştım. Travma dili bir yandan görünürlük sağlıyor, yaşananın adını koyuyor, acıyı konuşulabilir kılıyor. Ama bir yandan da, hızlı teşhisler ve hızlı iyileşme vaatleriyle geldiğinde özellikle, deneyimin ağırlığını hafifletiyor. Herkesin travmalı olduğu bir yerde, yaşananlar arasındaki farklar, güç ilişkileri, sorumluluklar kolayca silikleşiyor.
Oysa yas hiç aceleye gelmiyor. Yas bir sonuç değil, sadece bir süreç de değil. İnsanın hayatla kurduğu ilişkinin biçimini değiştiriyor. Ve çoğu zaman, büyük ölçüde kadınların bedeninde, evlerin içinde, görünmez emek alanlarında taşınıyor.
Kadınlık deneyimi doğumla başlayan, bakım emeğiyle süren, beklemekle, evde kalmakla, yalnız kalmakla derinleşen bir deneyim. Bir şok ya da dramatik kopuş anından çok gündelik hayatın içine sızan, süreklilik kazanan bir hâl. Sofrada, yatakta, çocukla, yaşlıyla, evin sessizliğinde, bahçenin ya da balkonun sağladığı nefeste, sürekli taşınan bir ağırlık. Bu yüzden yas, kadın bedeninde zamana yayılarak görünmezleşiyor ama kaybolmuyor.
Son dönemlerin çok konuşulan iki filmi, Hamnet ve Manevi Değer, birbirinden çok farklı tempolara ve anlatı biçimlerine sahip olsa da, aynı yerden yakaladı beni.
Hamnet, duygusal yoğunluğu yüksek, neredeyse bedene çarpan bir anlatı kuruyor.
Manevi Değer ise daha mesafeli, sakin, neredeyse ketum, yavaş ama son derece derin bir ritimle ilerliyor.
Ortak yanlarından biri şu: İkisi de seyirciyi rahatlatmakla ilgilenmiyor. İkisi de yasın üstünü örtmüyor, onu hafifletmiyor, hızlandırmıyor. Yasın ağırlığı üzerine düşünmeyi ve yasla birlikte yaşamayı mümkün kılan bir alan açıyorlar.
Bu yazı filmlere dair bir miktar spoiler içeriyor; bu bilgiyle beraber bir özet geçeyim:
Hamnet (Chloé Zhao, 2025) Shakespeare’in küçük yaşta ölen oğlu Hamnet’in ardından aile içinde süren hayatı ve özellikle anne Agnes’in yasını izliyor. Baba Shakespeare ‘dışarda’ tarihin en önemli figürlerinden biri olarak kendini gerçekleştirirken anne Agnes, ‘içerde’, çocuklar ve süren bakım emeğiyle kalıyor, kayıp da onunla birlikte evin her köşesine sessizce yerleşiyor. Shakespeare’in, oğlu Hamnet’in ölümünden birkaç yıl sonra yazıp sahnelediği oyunu ‘Hamlet’, Agnes’in bu kayıpla ilk kez başkalarıyla birlikte yüzleşmesini sağlıyor.
Manevi Değer’de (Sentimental Value, Joachim Trier, 2025) yine bir erkek sanatçı var; başarılı yönetmen Gustav. Uzun süre ailesinden uzak yaşamış yönetmen Gustav, hayatının son döneminde kızlarıyla ilişkisini onarmaya çalışmak için eve dönüyor ve oyuncu kızı Nora’ya, onun için yazdığı senaryoda oynamasını teklif ediyor. Baba ile kız arasındaki mesafe, geçmişte söylenmemiş sözler ve ertelenmiş duygular film süreci boyunca açığa çıkıyor Sanat, bu çözülememiş ilişkinin ilk kez konuşulur hâle geldiği bir alan yaratıyor.
İki filmde de yas ve travma çok önemli bir........
