menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

'Yaşama Övgü': Utanç taraf değiştirirken

53 0
07.03.2026

'Yaşama Övgü': Utanç taraf değiştirirken'

Öyle olduğu sıkça söylense ve bu kulağa güzel gelse de kitaplar hayatımızı doğrudan değiştirmez. Yine de bazen hayata bakışımızda küçük ama geri dönülmez bir kayma yaratırlar. Dünyanın değişmez sandığımız bazı düzenlerinin aslında değişebilir, en azından sorgulanabilir olduğunu hatırlatırlar. İnsanın içindeki o yorgun ama tamamen sönmemiş yerle konuşurlar: “Her şeye rağmen başka bir hayat mümkün olabilir.”

Gisèle Pelicot davası ilk patladığında, birkaç okurum hemen bana haberleri göndermişti. Günler içinde davaya ilişkin neredeyse bütün haberleri heyecanla toplayıp yolladılar ve bu konuda yazmamı beklediklerini söylediler. Hayatımda birçok şeyin değiştiği, kişisel olarak da karmaşık bir dönemden geçtiğim bir zamandı. Elbette davayı takip etmekten kendimi alamıyordum ama ayrıntılarına çok yakından eğilmek fikri, doğrusu, o an için ağır gelmişti.

Sonra dünyanın değişebilirliğine dair iflah olmaz umudu koruyan herkes gibi ben de Gisèle Pelicot’yu ‘gördüm.’ O sade ama kaçınılmaz gülümsemesini, sakinliğiyle sarsıcı cesaretini tanıdım ve o cümleyi duydum: “Utanç taraf değiştirmeli.”

O andan itibaren davanın yalnızca karanlık ve dehşet verici doğası değil, anlamı da değişti. Gisèle Pelicot başından beri yalnızca kendi hikâyesini anlatmadı. Aynı zamanda, temel bir hakikatin canlı kanıtı oldu: Başına gelen şey seni tanımlamaz. Sen, başına gelen şey değilsin.

“Utanç taraf değiştirmeli” cümlesi, bunun belki de bugüne kadar kurulmuş en güçlü feminist ifadelerinden biri.

Gisèle Pelicot’nun Judith Perrignon’la birlikte kaleme aldığı ‘Yaşama Övgü’ de tam olarak bunu yapıyor. Her ayrıntısı dehşet verici bir hikâyenin içinden geçmemize rağmen, bizi boş bir teselliyle değil, inandırıcı bir umutla baş başa bırakıyor.

Kitap 17 Şubat’ta tüm dünyayla aynı anda, aynı kapakla, Saadet Özen’in özenli editörlüğü ve Ebru Erbaş’ın incelikli çevirisiyle Everest’ten çıktı.

‘Dünya yerinden oynar‘ dedirten cinsten

Parlatılmış, yapay ve kolay bir umut değil bu. Daha büyük, daha ‘kazanılmış’ bir şey. Kadınlara, hayatlarının kendilerine ait olduğunu, bir kadının en ağır deneyimlerin içinden bile kendisi olarak çıkabileceğini anlatan, başka kadınlarla, onların hikâyeleriyle el ele vererek ayağa kalkabileceğini söyleyen bir umut. Altı boş kalmayan, sahici bir kız kardeşlik umudu. “Dünya yerinden oynar” dedirten cinsten. 

Kadınların hayatla kurduğu o iddiasız ama güçlü bağların, görünmez emeklerinin, gündelik sebatın, yetiştirme, onarma, yeşertme bilgisinin nasıl bir direnç kaynağına dönüşebileceğini hatırlatan bir umut…

Bir sabah polis size hayatınızın hiç bilmediğiniz, kapkaranlık bir yüzünü, fotoğraflar, videolarla izletirse ne olur? Görüntülerdeki kadın sizsiniz ama hiçbir şey hatırlamıyorsunuz. Çünkü o gecelerde düşünme ve tepki verme biçimindeki en temel haklarınız gaspedilmiş; uyuşturulmuşsunuz. Hayatınızın bir bölümü zihninize hiç kaydedilmemiş ama başkalarının kameralarında saklanmış. Uykuda bile değil neredeyse ölü bir bedene indirgenmişsiniz. Sizi siz yapan her şey etkisizleştirilmiş, etten kemikten bir boşluktan ibaretsiniz. Ne yaparsınız? 

Gisèle Pelicot’nun ‘Yaşama Övgü’ kitabı tam da böyle bir soruyla başlıyor: İnsan kendi hayatının kurucusu, hatta tanığı olmaktan çıkıp izleyicisi haline geldiğinde, hafıza nasıl yeniden kurulur? Ve daha önemlisi, ortadaki bu insanlık dışı durumun utancı aslında kime aittir?

Pelicot’nun hikâyesi birkaç yıl önce Fransa’da görülen ve dünya çapında yankı uyandıran bir davanın merkezinde yer aldı. 70’ine yaklaşan bir kadın, yıllar boyunca kocası tarafından ağır ilaçlarla uyutulmuş ve internet üzerinden organize edilen erkekler tarafından defalarca tecavüze uğramıştı. Bu saldırılar kaydedilmiş, saklanmış ve bir tür cinsel fantezi arşivine dönüştürülmüştü.

Davada kimlikleri tespit edilen onlarca erkek yargılandı. Ama davayı küresel bir sembole dönüştüren, yalnızca suçun büyüklüğü değildi. Gisèle Pelicot’nun aldığı bir karar bu davayı aynı zamanda feminist bir manifesto haline getirdi. Mahkemenin kapalı yapılmasını reddetti. Dava kamuya açık görülmeliydi çünkü ona göre utanç mağdura değil, faile/faillere ait olmalıydı. Utanç taraf değiştirmeliydi. 

Bir davanın feminist bir manifestoya dönüşmesi nadir görülen bir şeydir. Çoğu dava, özünde öyle olmasa bile bireysel bir trajedi olarak kalır. Pelicot’nun yaptığı ise kişisel bir felaketi kamusal bir tanıklığa dönüştürmekti. Mahkemenin kamuya açık yapılmasını istemesi yalnızca bir cesaret gösterisi değildi; utancı yerinden oynatan bir politik jestti. Kendi hikâyesini anlatırken aslında çok daha geniş bir gerçeği görünür kılıyordu: Kadınlara yönelen şiddet yalnızca bireysel suçların toplamı değil, yapısal bir düzenin sonucudur.

Çok güçlü ve sahici bir öz tanıklık anlatısı

Bugün neredeyse slogan haline gelen “Utanç taraf değiştirmeli” cümlesi aslında uzun bir içsel sürecin sonucu. Pelicot kendisini başlangıçta bir politik figür olarak görmez. Tam tersine, hayatının altüst olduğu bir anda önce kendi hayatının gerçekliğiyle yüzleşmeye çalışan, ‘sıradan’ bir kadındır.

Judith Perrignon’un katkısıyla hazırlanan ‘Yaşama Övgü’, işte bu yüzleşmenin hikâyesi. Kitap teknik olarak bir hatırat, fakat okuma deneyimi bundan çok fazlasını sunuyor. Anlatı neredeyse iyi kurulmuş bir roman gibi ilerliyor. Okurken insanın zihninde önce şu soru beliriyor: Bu anlatının sesi ne kadar Pelicot’ya, ne kadar Perrignon’un yazarlığına ait? Ama metin ilerledikçe bu soru önemini yitiriyor. Çünkü anlatı bir edebi performans hissi vermiyor, tersine içeriden konuşan bir tanıklığın ağırlığını taşıyor.........

© Diken