Mezarlığı geçince 'Akşam Güneşi'ni göreceksin, şaşırma!
Mezarlığı geçince 'Akşam Güneşi'ni göreceksin, şaşırma!M
Sonu meyhaneye varan en güzel yolculuklardan biri oldu. İstanbul’un pek sevdiğim, en güzel yollarından geçtim.
Önce T5 Eminönü-Alibeyköy Tramvayı’na binip -ki bana göre İstanbul’un en şahane manzaralı tramvayı, bizim dükkânın önünden de geçiyor üstelik- Eyüpsultan Teleferik durağında indim. Bu kadar uzun kuyruk olmasaydı TF2 Eyüp-Piyer Loti teleferiğine aktarma yapıp havadan geçecektim bu muhteşem manzaralı yolu. Olsun, yaya kısmı da zevkli.
İdris Köşkü Caddesi, Eyüp Sultan Camii arkasından başlıyor, Eyüp Mezarlığı’nın ortasından geçip Piyer Loti Tepesi’ne ulaştıktan sonra Gaziosmanpaşa Pazariçi’nde, Ordu Caddesi kesişiminde son buluyor. Sağa dönüp birkaç yüz metre yürüyünce de hedefime varmış olacağım. Mesele şu ki daha dün Google’dan keşfedip listemin üst sırasına aldığım meyhaneyle ilgili herhangi bir bilgim, fikrim yok. Bir iletişim kaydı da bulamadım; açık mı değil mi o da meçhul. Böyle olunca içim ürperiyor, ya artık yoksa!
Neyse ki batmamış, Akşam Güneşi.
Kapıya çıkmış beyefendi, müşteri olabileceğime ihtimal bile vermedi. Haklı. Bu tarz meyhanelerin müşterisi bellidir. Herkes birbirini iyi kötü tanır, meyhaneci hepsini. Bu konuda o kadar çok tecrübem var ki hiç garipsemedim. Zaten gittiğim yerlerin özü de özeti de bu. “Rakı servisiniz var mı?” diye sordum. Beklemediği yerden geldi anladığım kadarıyla, adres sormam makul olurdu. “Var” dedi, bir yandan da bu nereden çıktı bakışlarıyla. “Pek meze yok ama. Sıcak isterseniz dışardan söylüyoruz.” Buna da alışığım. Peynir varmış tabii ki. Karpuz da. Söğüş? “Sadece salatalık” dedi. Bir yandan da içeriyi süzüyorum. Hiç de öyle dünkü meyhaneye benzemiyor. Eski tarz bira masaları, sandalyeleri, duvar görselleri filan var. Geçmişi olan, oturmuş bir yer olmalı. “Barbunya pilaki de var, ama konserveden servis ediyoruz.”
Bütün bu yokluklar içinde esas olan var: Ruh. Mahalle meyhanesi ruhu. Daha oturmadan doğru yerde olduğumu anladım. Buyur edip girişin hemen solundaki ilk masayı gösterdi. Yüzüm salona dönük yerleştim.
Akşam Güneşi’ndeyim. İsmine meftun olmuştum zaten; önüme üç-beş leblebi koysalardı da razı gelecektim.
35’lik söyledim, “Duble olarak vereyim, aynı fiyata gelir” dedi, şişe rica ettim. Yakındaki tekel bayiinden geldi. Sonradan fark ettim, rakıyı litrelik şişeden kadeh kadeh veriyorlar. Güvensizlikten değil, kendi ölçüme göre doldurayım diye şişe istemiştim. Yoksa, sadece müdavimlerin gittiği yerlerde rakıya hile karıştırmayacaklarını bilecek kadar tecrübem var. Gerisini sipariş etmeme gerek yok, ne varsa.
Barbunya pilaki, karpuz, beyaz peynir, salatalık söğüş. Peynir iyi bir rakı peyniri. Pilaki üç harfli marketlerde satılan Yurdum’unkine benziyor. Gülsuyu’ndaki Öz Emek’te yemiştim en son. Salatalık bir örnek doğranmamış, inceli kalınlı. Bunu pozitif anlamda söylüyorum.
Sağ sırada dört yüksek bira masası, benim oturduğum sırada dörder kişilik üç normal masa var. Masaların yarıdan fazlası şimdiden dolu. Ben beşinciyim. Müşteriler şortuyla, terliğiyle. Tahmin ettiğim gibi, tam bir mahalle meyhanesi.
Bizim sıranın sonundaki bar bankosunda tek kişi bütün operasyonu yürütüyor. İki-üç basamakla çıkılan arka tarafta da tuvaletler olmalı.
Bira masalarının altında depolanmış bira kasaları bırakın müşteriyi rahatsız etmeyi, ayaklarını uzatacakları bir konfor........
