Huylu huyundan vazgeçer mi?
Huylu huyundan vazgeçer mi?H
Hükümdarlar varoldukça, ‘hükümdarlara hükmetmeye çalışanlar’ da (Voltaire’in tabiriyle) varolmuş. Bazen yakın çevrelerinde biriken kalabalıktan, bazen iktidar mahfilinden uzaklaştırılmış ‘dargın’ odaklara mensup bir takım kalem erbabı uzun ve detaylı siyasetnameler, adaletnameler ve nasihatnameler yazıp durmuşlar tarih boyunca. Osmanlı siyasal düşünce kanonu, ‘has padişahlığın’ sultanın şahsi ve süfli arzularına boyun eğmemesi demek olduğunu hatırlatan, hükümdarı hüsn-ü siyasete davet eden, adalet dairesinden çıkmaması, nedimlerine (yakın çevresine) fazla yüz vermemesini öğütleyen yüzlerce risaleyle dolup taşmış. Yalnızca Osmanlı değil, antik çağlardan bu yana muktedirin ilgisine mazhar olmak, kulağına birkaç tavsiye fısıldayabilmek, gönlünü ve güvenini kazanmak, akıl verip ‘doğru yola’ (en azından, doğru olduğu düşünülen yola) sevk etmeye çalışmanın binbir yolu aranmış ve denenmiş. Zaman ve zemin ne olursa olsun, mutlak gücün sınırları tanımlanmaya ve sabitlenmeye, gücün keyfî değil aklî biçimde kullanılmasına çalışılmış. 16. Yüzyılda, medrese ehlinden Akhisarî nizam-ı alemin, yani dünya düzeninin korunması için hükümdara tavsiyelerde bulunduğu meşhur risalesinde “‘padişahlık cemi’ esnaf ile olur” (padişahlık tüm [toplumsal] sınıflarla olur) demiş örneğin – bugünün diliyle ‘kapsayıcı’ bir yaklaşım. Aşağı yukarı aynı dönemde kaleme alınmış bir başka nasihatnamede padişahın aklı değil, gönlü çelinmeye çalışılmış bu kez: ‘saltanatın lezzeti dâd ü dihiş (vermek ve bağışlamak) iledir’ demiş Hirzü’l-Mülûk’un anonim yazarı. Bu ve bunun gibi binbir örnek, zulüm ve eziyet etmemenin, kanun-u kadime (eski kanunlara) uymanın, itidalle hükümet etmenin önemini vurgular. Mutlak ve kontrolsuz gücü zaptetme veya kibarca ehlileştirme güdüsünün tezahürleri gibidir bu nasihatler. Nihayetsiz gücün doğası, onunla neyin ne kadar yapılabileceği, gücü elinde tutanlar kadar çevresinde pervane olan veya gadrine uğrayanları da bolca meşgul etmiş haliyle.
Aydınlanma Çağı (17-18.yüzyıllar) boyunca, düşünürler ve krallar arasındaki ilişki daha önce pek az rastlanan bir mahremiyet düzeyine erişmiş. Özellikle Prusya kralı II. Frederik, Kutsal Roma imparatoru II. Jozef ve Rus çariçesi II. Katerina gibi bazı hükümdarlar, toplumlarını ‘aydınlatma’, refaha kavuşturma ve kalkındırma gibi iddialı projelerle anılmak istemişler. Hanedanlıklarının itibarını yaptırdıkları saraylar ve kazandıkları askeri zaferler üzerinden değil halklarının eğitim ve refah seviyesiyle ölçmeye meyletmişler. Otoriter ve paternalist pratiklerden vazgeç(e)meden yürüttükleri toplumsal dönüşüm hareketleri onlara ‘aydınlanmış despot’ sıfatının yakıştırılmasına sebep olmuş. Kilisenin gücünün zayıflaması, kadınlara ve halkın marjinalize edilmiş kesimlerine eğitim kapılarının açılması, sansürün hafiflemesi, işkencenin yasaklanması, toprağa bağlı kulluğun (serfliğin) geriletilmesi gibi ‘sade vatandaşın saadetini önceleyen’ pek çok pratik bu dönemde, bu hükümdarların attığı adımlar sonucunda geçer akçe olmuş. Bu otokrat liderler, aynı zamanda maiyetlerine dönemin meşhur bilim adamları ve felsefecilerini de katmaya özen göstermişler. II. Frederik, henüz prensken Aydınlanma Çağı’nın en parlak temsilcilerinden Voltaire’e derin hayranlığını belirten mektuplar kaleme almış. Ondan ve çalışmalarından sitayişle bahsetmiş, yüz yüze gelerek felsefî birikiminden nasibini almak istediğini belirtmiş. Voltaire, mektuplarında heveskâr prensi – ve müstakbel hükümdarı – ‘yürüyün büyük prens, büyük insan: aklın ve yüce varlığın biricik düşmanı olan hurafe ve fanatizm canavarını alt edin. Feylesofların kralı olun. Diğer prensler, yalnızca insanların kralıdır’ diyerek yüreklendirmiş (biraz da pohpohlamış). İkili yıllar sonra Frederik Avrupa’nın en azametli hükümdarlarından birine dönüştükten sonra buluşmanın, birbirlerini daha yakından tanımanın imkanını tatmışlar.
***
5 Ağustos 2026. TBMM başkanı Numan Kurtulmuş, halk arasında ‘çerçeve yasa’, resmi ağızla ‘Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi’ diye bilinen yasa teklifinin hayırlara vesile olmasını dilerken, ‘ülkenin iç kalesini tahkim edeceği’ müjdesini de veriyordu. Dem Parti sözcüsü Ayşegül Doğan tüm eksiklere rağmen, yasanın ‘demokratik siyaset alanını genişletmesiyle’ kritik önemde olduğunu vurguluyordu. Yasanın uygulaması, kapsama alanı gibi zihinleri meşgul eden soru işaretlerini bir kenara bırakalım. Pek tutulan şairane tabirle ‘silahların susması’ ve siyasal fikirlerinden dolayı kodeste tutulan veya sürgün hayatına mahkum edilen birçok insanın hayatını dönüştürme potansiyeliyle, her halde hayırlı bir işten bahsedebiliriz. Fakat makarayı azıcık geri saralım ve bu kazanımın ne pahasına elde edildiğini ve ‘sürecin sürecini’ mercek altına alalım.
Hatırlanacağı üzere Erdoğan iktidarı, yıllarca Kürt hareketini en şedit biçimde........
