Türkiye hangi şafağa bakacak? - Ekrem İmamoğlu
Saat 05.30’du. 19 Mart sabahı, zifiri karanlıkta, sahur sofrasından kalkarak evimden alınıp Vatan Emniyet’e götürüldüm. Aradan aylar geçti.
Geçen perşembe Silivri’de saat 10.30’da başlayan duruşma bittiğinde saat gece 2’ye varıyordu. Mahkeme salonundan çıkarken yine şafağa yaklaşıyorduk.
Şafak vakti operasyonuyla başlayan süreç, şafak vakti yargılamalarıyla devam ediyor. O gün yaklaşık 15 saat duruşma salonundaydık. Söylenenleri, sorulan soruları ve bazen de sorulmayanları dinledik.
Duruşmanın son sanığı savunması boyunca adımı defalarca kullandı, hakkımda iddialar sıraladı. Benim dikkatimi ise sorulmayan bazı basit sorular çekti.
Mahkemenin sanığa sormasını bekledim: “Ekrem İmamoğlu’nu tanıyor musun? Hiç görüştünüz mü? Aranızda herhangi bir irtibat oldu mu? Bu söylediklerini hangi somut bilgiye veya belgeye dayandırıyorsun?”
Bekledim. Sorulmadı. Ne iddia makamı sordu ne de mahkeme heyeti. Bunun adı, saatlerce benim hakkımda konuşan bir insana benimle hayatında bir kez olsun görüşüp görüşmediğinin dahi sorulmadığı bir yargı rezaleti.
Avukatlarım sanığa soru sorduğundaysa ya tamamen ilgisiz veya doğrudan, “Bu soruya cevap vermek istemiyorum” şeklinde yalanları gizlemeye çalışan yanıtlar geliyor.
Müfteriler aranıp bulunuyor, bir koro halinde “Öyle duymuştum” sözleri söyleniyor, ezber ifadeler okunuyor, soru sorulunca ise hepsi suspus oluyor.
Mahkemenin görevi hakkı gözetmek ve korumaktır. Savcılık aşamasında şantaj ve tehdit yoluyla ifade vermeye ikna edilenleri, duruşmalarda ifadeleri tel tel dökülenleri görmek ve gerekeni yapmaktır.
Sorulması........
