Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar
Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum. Elim yine aynı raflara gidiyor: Shakespeare. Çünkü bazı metinler var; zamanı aşmıyor, zamanı deliyor. Sahnede bir kral devriliyor, salonda biz kendi hayatımıza bakıyoruz: Ben bu hikâyenin neresindeyim?
Shakespeare’in sahnesinde taç var; bizim hayatta kravat. Dekor değişiyor, hikâye pek değişmiyor. Güç, bir süre sonra “sorumluluk” olmaktan çıkıp “hak” gibi taşınmaya başlıyor. O an insanın dili de değişiyor: “Gereği bu.” “Düzen böyle.” “İstikrar.” Kelimeler pürüzsüz; ama o pürüzsüzlük, itirazın yüzünü törpülüyor. İnsan, hakkını ararken bile önce kendini küçültüyor: “Ayıp olur mu?”
Macbeth’i düşünün: Felaket birden gelmez, adım adım büyür. Bir karar verilir; onu saklamak için bir karar daha… Sonra bir tane daha. Kötülüğün en tehlikeli yanı, çoğu zaman kaba saba görünmemesidir. Düzgün konuşur, hatta nezaket taşır. Gerçek hayatta da benzer bir perde iner: “Bu yükü ben omuzladım.” “Niyetim iyi.” Niyet, kullanışlı bir perdedir; perde kapanınca sahnede kalan şey çoğu zaman şudur: İktidarla şişen bir kibir ve........
