menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cemil Eren’i düşünürken...

45 0
25.04.2026

Erhan Bener, Cemil Eren’in hayatından yola çıkarak kaleme aldığı “Işığın Gölgesi”nde şöyle bir an anımsar. Bu an tıpkı Cesare Pavese’nin “Günleri değil anları anımsarız” deyişine uygundur, sıradışı gibi görünen ama bir o kadar da sıradan.

“Bir akşam biralarımızı yudumlarken bir iş önerildiği zaman, Erzincan’da, daha ilk tanıştığımız gün, freskin ne olduğunu sana sorduğum aklıma geldi.”

“Eh, bu da ressamlığın bir başka çeşidi, dedim. Bakmışsın ünlü bir fresk ustası olmuşsun.”

“Bu benim için ikinci bir uğraş. Ben ressamım...”

İlk kez, “‘Ressam olacağım’ değil ‘Ressamım’ diyordu.”

Bu kararlılığın gerisinde belki de son okuduğu roman vardı. İngiliz romancı Somerset Maugham’ın ünlü ressam Paul Gauguin’in yaşamından esinlenerek yazdığı “Ay ve Altı Para” onu günlerce düşündürmüş, bir bankerin resim yapmak için ailesini terk edip, mesleğini bırakıp Paris’e, ardından da ilkel bir yaşam kurmak adına Tahiti’ye gidip cüzzama yakalanma serüvenine gönlünü kaptırmıştı. O da hayatındaki her şeyi elinin tersiyle itmiş, inadına resim diyecek bir alan oluşturmayı başarmıştı. Daha önce başına örülen çorapları önemsememiş; Devlet Tiyatroları’ndaki sahne ressamlığından “komünist” olduğu gerekçesiyle atılmış ama yılmamıştı. Zaten müeesses nizamla arası hiç olmamıştı.

Nihat Ziyalan Cemil Eren’le ilgili “Ağış”ta şöyle bir anı anlatır: “1961 yılında Türk Amerikan Derneği’nde açtığı........

© Cumhuriyet