menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Demokrasinin ve Barışın Siyaseti (III): Aynı Duraklardan Geçen İki Yol: Demokrasi ve Barış

12 0
22.08.2026

Bu dizinin ilk yazısında Yeni Parti grubunun çerçeve yasa oylamasında 35 evet ve 54 hayır olarak bölünmesinin, Özgür Özel’in siyasal tavandaki liderlik zafiyetinden çok, Kürt olmayan muhalif tabandaki çözüm sürecine yönelik bir ikircikliği görünür kıldığını söylemiş ve tabandaki bu ikircikliğin nereden kaynaklandığını sormuştum.

İkinci yazımda ise barışı üç farklı düzlemde tarif etmiştim: toplumsal vicdan düzleminde diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin, çatışma üzerine örtüşen görüş birliği karşısında zemin kazanması; toplumsal-politik düzlemde farklı toplumsal kesimlerin, farklılıklarını koruyarak, birbirlerini meşru siyasal özneler olarak tanımaları ve şiddete başvurmadan siyasal ilişki kurabilmeleri, demokratik siyaset zeminini genişletebilecek ortak eylemlilikler içinde buluşabilmeleri; kurumsal-siyasal düzlemde ise otoriter rejimin gerilemesi ve bütün bunların demokratik hukuk devleti tarafından güvence altına alındığı bir düzenin tesisi.

Şimdi ilk yazıda sorduğum soruya bu çerçevede bir yanıt arayalım.

Toplumsal vicdan düzleminden başlayalım: Çerçeve yasa oylamasında görünürlük kazanan ikirciklik, Kürt olmayan muhalif tabanda diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin zemin kaybettiği, buna karşılık çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinin zemin kazandığı anlamına mı geliyor?

Bu soruya net bir cevap vermek zor. Bir yanda, Kürt meselesinin silahla değil diyalog ve siyaset yoluyla çözülmesinin daha doğru olduğu kanaati etrafında oluşmuş geniş bir diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinden bahsedebiliyoruz. Bunun karşısında ise, birbirlerinden çok farklı, hatta karşıt gerekçelerle de olsa, meselenin diyalog ve müzakere yoluyla çözülmesini reddeden kesimlerin oluşturduğu bir çatışma üzerine örtüşen görüş birliği var: Bir tarafta “terörle ve teröristle müzakere edilmez” diyen Türk milliyetçileri; diğer tarafta ise PKK’nin feshinin ve silahsızlanmasının yolunu açan ve bu amaçla devletle müzakere yürüten Öcalan’ın Kürtlere ihanet ettiğini düşünen küçük bir Kürt milliyetçisi kesim bulunuyor. Birbirleriyle hemen hiçbir konuda anlaşmayan bu iki eğilim, diyalog yoluyla çözümün reddi noktasında aynı yerde buluşuyor.

Kamuoyu araştırmaları bu iki örtüşen görüş birliğini doğrudan ölçmüyor; ama toplumsal vicdan düzlemindeki tablo hakkında önemli ipuçları veriyor. Son dönemde yapılan araştırmalarda çözüm sürecine verilen destek yüzde 60’lar düzeyine ulaşırken, sürecin başarılı olacağına ya da başarıyla ilerlediğine inananların oranı yüzde 40’lar civarında kalıyor.[1] Başka bir deyişle, toplumun çoğunluğu silahların susmasını ve meselenin siyaset yoluyla çözülmesini istiyor; fakat halen yürütülen sürecin bunu gerçekten başarabileceğine henüz aynı ölçüde güvenmiyor.

Dolayısıyla Kürt olmayan muhalif tabanın çerçeve yasa oylamasında görünürlük kazanan çözüm sürecine yönelik ikircikliğini, diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin zemin kaybetmesinden çok, mevcut çözüm sürecinden demokrasi ve kalıcı bir barışın hasıl olabileceğine duyulan güvensizliğin bir yansıması olarak okumak daha doğru sanki.

Peki toplumsal vicdan düzleminde gözlemlenen bu güvensizlik nereden kaynaklanıyor? Bu düzlem, doğrudan müdahale edilebilecek bir eylemlilik alanı değil; toplumsal-politik düzlemdeki eylem ve söylemlere duyarlı, oradaki gelişmelerden etkilenen bir hissiyat zemini. İnsanların birbirlerine ilişkin korkuları, öfkeleri, güvensizlikleri, umutları ve beklentileri bu zeminde birikiyor; toplumsal-politik düzlemde söylenen sözler, yapılan jestler, kurulan ya da kurulamayan dayanışma ilişkileri de bu hissiyat üzerinde iz bırakıyor. Dolayısıyla Kürt olmayan muhalif tabanın mevcut çözüm sürecine duyduğu güvensizliğin kaynağını toplumsal-politik düzlemde aramak gerekir.

Toplumsal-politik düzlemin güncel hâlini şöyle haritalandırabiliriz: Bir yanda, kurumsal-siyasal düzlemi neredeyse tümüyle tahakkümü altında tutan otoriter rejimin uzantısı olarak işleyen iktidar koalisyonunun partileri ve onların sergilediği dediğim dedik liderlikle peşlerinden sürüklemeye çalıştıkları, ancak giderek daralan destekçi tabanı var. Diğer yanda ise Türkiye’nin kurumsal-siyasal düzlemde demokratikleşmesi için toplumsal-politik düzlemde otoriter rejime direnen iki güçlü muhalif taban ve bu tabanların siyasal tavandaki taşıyıcılığını üstlenmiş iki örgütlü yapı bulunuyor: Kürt siyasal hareketinin tabanı ve DEM Parti ile Kürt olmayan muhalif taban ve Yeni Parti.

Otoriter rejimin ve toplumsal-politik düzlemde onun uzantısı olarak işleyen tavan aktörlerinin gözlemlenebilen en baskın amacı, Kürt meselesinde çatışmasızlığın hüküm sürdüğü, demokratik muhalefetin ise........

© Birikim