menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ABD Halkı İran’la Savaşa Karşı Ama…

42 0
19.04.2026

Kamuoyu yoklamalarına bakılırsa ABD vatandaşları genel itibariyle İran’la savaşa karşı. Örneğin, CNN’in anketinde[2] katılımcıların Y’u askeri müdahaleyi tasvip etmediklerini beyan etmiş. Reuters/Ipsos’un araştırmasına[3] katılanların sadece '’si ABD ve İsrail’in saldırısı lehinde görüş belirtmiş. Neticelerin parti aidiyetlerine göre dağılımına bakınca tahmin edilebilir bir asimetri ortaya çıkıyor. Söz konusu CNN anketinde savaş karşıtlığı Demokratlar arasında ‚ seviyesindeyken Cumhuriyetçiler için rakam #.

Demokratlara kıyasla düşük kalsa da Cumhuriyetçilerin yaklaşık dörtte birinin savaş çığırtkanlarına kulaklarını tıkaması, ABD’deki siyasal kutuplaşma göz önüne alındığında, azımsanamayacak bir istatistik. Trump’ın, yeni-muhafazakârların (neo-conservative) askerî maceracılığına geçit vermeyeceğine, sonu gelmeyen savaşlardan (forever wars) bir yenisini başlatmayacağına kanan seçmenler arasındaki hayal kırıklığının barometresi olması bakımından mühim bir gösterge. Tucker Carlson, Nick Fuentes, Marjorie Taylor Greene, Megyn Kelly gibi daha yakın bir zaman öncesine kadar MAGA (Make America Great Again) hareketinin bayraktarlığını yapagelmiş ünlü simalar, tabandaki bu rahatsızlığın sözcülüğüne soyunmuş durumda son son. Suikaste uğramasaydı Charlie Kirk de onlara katılacaktı.[4]Bu isimlerin başlıca memnuniyetsizliklerinden biri İsrail’in ABD’nin dış siyasetine yön vermesi.[5]                   

Özetle, ilk bakışta ümit verici bir manzarayla karşı karşıyayız. 1979 devrimi sonrasındaki rehine krizine kadar giden bir evveliyatı olan, George W. Bush’un ülkeyi “Şer Ekseni”nin iflah olmaz bir unsuru ilan etmesiyle seviye atlayan, İsrail’in ısıtıp ısıtıp gündeme getirdiği nükleer silah velvelesiyle körüklenip duran İran fobisine, bölgeye dair hakim olan oryantalist önyargılara rağmen ABD’de toplumun kayda değer çoğunluğunun savaş tamtamlarına eşlik etmemesi olumlu bir tablo.

Zira Irak’ın 2003’deki işgalinde rakamlar neredeyse tam tersineydi. O yılın Mart ayında başlayan “Şok ve Dehşet” harekâtı p’e varan bir destek görüyordu. Pearl Harbor’dan beri –ki o da anakaradan 6 saat uçuş mesafesinde– kendi topraklarında başka bir ülkenin saldırısına uğramamış ABD’lilerde 11 Eylül’ün yarattığı derin travmanın, açtığı narsist yaranın Bush, Cheney, Rumsfeld, Powell vb. tarafından istismarı bu rızanın inşasında büyük bir rol oynamıştı. Bu sefer ortada böyle bir travma olmasa da ABD halkının büyük kısmının İran’a yönelik “Epik Öfke” operasyonunu sahiplenmemesi yine de cesaretlendirici.

Amma velakin pek kuvveden fiile geçmemiş bir itiraz, bu. Örneğin, Beyaz Saray önünde ya da ülkenin başka bir yerinde dişe dokunur, kitlesel bir protesto gösterisi yapılmış değil henüz. Küçük çaplı eylemlerle yetinilmekte. 28 Mart’da üçüncüsü gerçekleştirilen “No Kings” (Krallara Hayır) mitinglerine ülke çapında milyonlarca insan katılmış olsa da etkinliğin odağı İran Savaşı değildi. Oysaki toplumda çok daha yaygın destek bulan Irak Savaşı’nda daha işgalin birkaç ay öncesinden geniş katılımlı gösteriler başlamıştı.

Günümüzdeki atalet halini besleyen birçok sebep sayılabilir. Öncelikle, genel olarak anketlere temkinli yaklaşmakta fayda var. Arada bir tüketicilere yöneltilen “çevreye ve çalışan haklarına daha duyarlı bir ürün için fazladan bir ücret öder miydiniz?” mealindeki sorulara verilen olumlu yanıtların tüketim tercihlerine yansımamasındakine benzer bir teori-pratik uyuşmazlığını hep hesaba katmak lazım. Zira verilen yanıt bazen erdem sinyallemesi (virtue signalling) gibi başka bir maksat güdebiliyor.      

Teori ile pratiğin örtüşmemesinin İran özelindeki sebeplerinden biriyse, 2025 sonunda ülke genelinde patlak veren eylemlerde rejimin binlerce muhalifi katletmesi, bu mezalimin tazeliği olabilir. Hamas’ın 7 Ekim saldırılarından sonra İsrail Gazze’yi ilk bombalamaya başladığında da benzer bir tutukluk vardı. “Savaşa Hayır” talebinin sokağa dökülmesi için belirli bir mağduriyet ve –düşman ilan edilen tarafın yakın geçmişteki “günahlarından” kaynaklanan– mahcubiyet eşiğinin aşılması gerekiyor galiba. Filistin’deki insanlık suçlarının devasa boyutunun dolaylı bir etkisi olarak söz konusu mağduriyet eşiğinin iyice yükseldiğini, aylardır şahit olunan dehşetin bir kanıksamaya sebep olduğunu da not etmeli.       

Anketlere yansıyan halet-i ruhiye ile sokaklara yansı(ma)yan durum arasındaki makası izah etmekte faydalı olabilecek bir diğer etmen de “sosyal medya soğurma etkisi”. Yine Irak’ın işgaliyle kıyaslarsak, 2000’lerin başlarında savaşa karşı itirazı kamusal alanda dillendirmek için fazla bir mecra yoktu. Gazete, dergi, radyo ve televizyon üzerinden bunu yapmak mümkündü, tabii ki, ama bu kanallara erişim, çoğunluğu iktidarla eşgüdüm içinde hareket eden kısıtlı bir çevrenin denetimindeydi. Savaş istemeyenlerin, aynı görüştekilere ulaşmak, barış talebini görünür kılmak, seslerini duyurmak için örgütlenmeleri, meydanlara çıkmaları gerekiyordu. Halbuki 2026 yılına geldiğimizde sosyal medya sayesinde bu mecburiyet ortadan kalkmış durumda. ABD ve İsrail’in gözü dönmüşlüğüne, emperyalist emellerine, AB’nin omurgasızlığına veryansın etmek için koltuktan kalkmaya lüzum yok. Sosyal medya platformları üzerinden yüzbinlerce ve hatta milyonlarca “kullanıcı”nın yer aldığı sanal meydanlara ulaşmak, haksızlıklar karşısındaki infialimizi paylaşmak, bizimle hemfikir olanların çokluğunda moral bulmak, olmayanlarla polemiğe girmek klavye marifetiyle mümkün artık.

Bu etkileşimleri külliyen faydasız, “mastürbatif” diye nitelendirmek haksızlık olur, kuşkusuz, ama bazı durumlarda hakiki eylemliliği ikame eden, soğuran bir yan etkileri olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde. Gerçi slogan atıp evlere dağılmaktan ibaret oldukları ölçüde mitinglerin, yürüyüşlerin de kıymet-i harbiyesi şüphe götürür. Özünde, sosyal medya üzerinden olmasa da benzeri bir deşarj, istim salmak işlevi gören “eylemimsilikler”. Kurumsallaşmaya evrilemeyen, kalıcılaşamayan bu siyasallaşma halini “hyper-politics” diye adlandırıyor, Anton Jäger. Bu mefhumu ele aldığı kitabının altbaşlığı bu terimi ve onun üzerinden zamanın ruhunu vurucu bir şekilde tanımlıyor: Siyasal Sonuçları Olmayan Aşırı Siyasallaşma.[6] Son iki-üç senedir Filistinlilerle dayanışma için ABD’nin birçok yerinde yapılan gösterilerin ekseriyeti, ne yazık ki, bu mahiyetteydi. Jean Baudrillard’ın “Körfez Savaşı Olmadı” başlığındaki kışkırtıcılıktan ilhamla “Gazze Soykırımına Muhalefet Olmadı” diye özetleyebiliriz ahval ve şeraiti. Daha ziyade bir muhalefet simulacrum’u söz konusu. Bu bakımdan, hava kuvvetleri mensubu Aaron Bushnell’in İsrail konsolosluğu önünde “Filistin’e Özgürlük” nidasıyla kendini ateşe vermesi bir anlamda bu göstermelik muhalefete de isyandı.   

İran özelinde bu eylemimsiliğin dahi sergilenmemesi, savaş karşıtlığının ağırlıklı olarak “kamusanal” düzlemde kalmasının başlıca sebeplerinden biri de o karşıtlığın saikleri. İran’ın bombalanmasına onay vermeyenlerin bazılarının derdi ABD’ye yönelik saldırıda bulunmamış bir ülkenin egemenliğinin ihlali değil, bu ihlalin ABD’ye muhtemel bedeli. Bedel, ABD askerlerinin can güvenliği ve operasyonun gerek kullanılan mühimmat/teçhizat masrafı gerek ekonomi üzerindeki dolaylı etkisi (örn. artan yakıt fiyatları, tedarik zincirlerindeki aksamalar) bakımından maliyeti şeklinde tanımlanıyor kabaca. Diğer bir deyişle, Trump’ı kınayanların tahminen hatırı sayılır bir bölümünün derdi İran’a yönelik mütecaviz hamlelerin orada yarattığı yıkım değil, buradaki faturası.

Faturanın en önemli kalemi ABD tarafındaki can kaybı. Süper güç olmanın önemli avantajlarından biri kendi tarafındaki zaiyatın karşı taraftakine kıyasla ihmal edilebilir derecede düşük kalabilmesi. Bu bağlamda hatırlamalı ki 11 Eylül 2001’den bu yana ABD ordusu, Afganistan ve Irak’ta toplamda sadece ve sadece 7,000 küsur mensubunu kaybetti![7] Gerçi bunun yanı sıra 50 binden fazla asker yaralandı, bazıları sakat kaldı ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu benzeri psikolojik sorunlarla boğuştu. Ama “bilanço”yu bu şekilde........

© Birikim