menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çadır ve Baraka: KKTC'de Politik Korozyonlar

14 0
04.09.2026

Korozyon sessiz bir ölümdür. Metali dışarıdan değil, içeriden yer; yüzeyi pürüzsüz bırakırken özü boşaltır. Bir gün dokunursun, elinde tozdan başka bir şey kalmaz. Kıbrıs'ın Kuzeyindeki siyasal yapıya bugün bu gözle bakmak gerekiyor; çünkü Girne açıklarında batan gemi, aslında yıllardır su altında ilerleyen bir çürümenin yüzeye vurduğu andır. Bunu daha önce de söyledik: siyasetin iç dinamiklerinde biriken pas, er ya da geç toplumsal bünyeye sıçrar. Önce sessizce, görünmeden; sonra bir facia olarak, cesetlerle, çadırlarla, isim listeleriyle.

Politik olanda korozyonun ilk belirtisi, kamusal kararın artık kamu yararına değil, iktidarın kendi bekasına göre şekillenmesidir. Denetim mefhumu bir tabela gibi asılı kalır duvarda; içi boşalmıştır işlevi yoktur. Sorumluluk hâlâ bir sözcük olarak ağızlarda dolaşır, ama fiile dönüşmez. Sayılamayan kayıplar, 'adet' diliyle konuşulan ölüler, hastane koridorlarında yankılanan çaresizlik ve suyun altında bir umutla en azından cenazeleri bekleyen aileler; hepsi aynı pasın farklı yüzeylerde açtığı çatlaklardır.

Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine'de, iktidarı elinde tutan sınıfların zamanla nasıl bir dönüşüm geçirdiğine dikkat çeker: salt siyasi bir üstünlük olarak başlayan konum, giderek kendini ahlaki, hatta neredeyse kutsal bir üstünlük olarak sunmaya başlar; iktidar sahibi artık yalnızca yöneten değil, erdemin ve doğrunun da sahibi kesilir (Nietzsche, 2011, s. 23). Kıbrıs’ın Kuzeyinde izlediğimiz de tam olarak budur: iktidar, kendi çürümesini itiraf etmek yerine, kendisini vatanın, milletin, düzenin tek sahibi ilan ederek konuşur. Eleştiri, artık bir kamu denetimi değil, kutsala bir saygısızlık gibi sunulur. Oysa bir iktidarın kendini ne kadar kutsallaştırdığı, aslında ne kadar çürüdüğünün ölçüsüdür.

Üstelik bu çürüme, toplumsal bedende rastgele dolaşmaz. Bir yapı önce en zayıf noktasından çatlar; Yıllarca “ufak tefek” hukuksuzluklara boşvermişliklere göz yumuldu bir noktada rejim kendini öyle kabul ettirdi ama artık bu çatlak yapı içerisindeki kabul edelim ya da etmeyelim en zayıf kesimi vurdu. Üstelik ada tarihinin şimdiye kadar gördüğü en büyük felaketlerden birinde…

Gemide bulunanların büyük bölümü emekçilerdi; hayatını çalışarak, çoğu zaman güvencesiz koşullarda kazanan insanlardı. Bu tesadüf değildi. İlene-Taşucu/Mersin hattı, yıllardır KKTC ile Türkiye arasında çalışmak, okumak, aile ziyareti yapmak zorunda olan hatta adada kaçak konumuna düşmemek için giriş-çıkış yapmaya zorlanan çoğunlukla düşük ve orta gelirli insanların kullandığı bir güzergâh. Bunu reddetmek, meselenin ekonomik boyutunu görmezden gelmek olur. Hava yolculuğu ile deniz yolculuğu arasındaki tercih, herkes açısından aynı ölçüde özgür bir tercih değildir. Gelir düzeyi ve yaşam koşulları, insanların hangi ulaşım biçimine yönelebileceğini doğrudan belirler. Hava yolculuğu daha yüksek maliyetli bir seçenekken, deniz yolu özellikle öğrenciler, emekçiler ve düşük ve orta gelirli insanlar açısından daha erişilebilir bir ulaşım imkânı sunmaktadır. Dolayısıyla burada yalnızca iki farklı ulaşım biçiminden değil, insanların ekonomik koşullarının belirlediği farklı hareketlilik imkânlarından söz ediyoruz.

Bu tercihin arkasında bir alışkanlık değil, doğrudan bir fiyat gerçekliği var: uçak bileti pahalı, deniz yolu ucuz. Nitekim facianın hemen ardından Mersin(Çukurova)-Ercan hattındaki uçak biletlerinin 35 bin TL'ye kadar fırlaması, bu zorunluluğu en çıplak haliyle gösteriyor; kriz anında bile güvenli olan lüks, güvencesiz olan ise mecburiyet haline geliyor. Piyasadaki kan emici ahlak düşüklüğü olan "kurumsallaşmış şirketler" bu pişkinliği cüretkâr bir tavırla sergiliyorlar.

Burada işleyen mekanizma çok yalın ve basit bir piyasa mantığı, insan odaklı değil kar ve rant odaklı: Güvenli ulaşım pahalı, güvencesiz ulaşım ucuzdur; düşük gelirli insan bu ikisi arasında gerçek bir seçim yapamaz. O gemide olmak bir tercih değil, ekonomik konumun dayattığı bir sonuçtu. Facianın öncesinde zaten sınıfsal bir filtre zaten işliyordu sistem zaten bu filtreyi mütemadiyen yenileyip durdu; kim bu güvencesiz taşımacılığa mahkûm, kim değil sorusunun cevabı, kimin hayatının riske girdiğinin de cevabıydı.

Çadır ile prefabrik sınıf arasındaki bağ, yalnızca metaforik değil; ikisi de aynı siyasal kültürün ürünü. Geçici çözüm, bir kez kabul edildiğinde kalıcılaşabiliyor; çünkü geçiciliğe mahkûm edilenler, çoğunlukla siyasi olarak öncelik teşkil etmeyen, sesini yeterince duyuramayan toplumsal kesimlerdir. Buna karşın sendikalar ya da öğretmenler sesini çıkardığı zaman “ayrıştırılanlar, dik başlı, memnuniyetsiz” olanlar yine onlar olur. Bir çocuğun yıllarca prefabrik bir sınıfta eğitim görmesi ile bir ailenin, kaybettiği yakınının haberini bir çadırda beklemesi, aynı kamusal ihmalin farklı yaşam evrelerindeki tezahürleridir. İkisi de devletin "kalıcı ve yeterli olanı" kurmak yerine "idare eder" mantığıyla yönetmeyi tercih ettiğini gösterir. İkisi aynı........

© Birikim