menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gaye Boralıoğlu: Aşk ve Kürt Meselesi

16 0
01.02.2026

Kürtçe konuşuyordu, fıslar gibi.

Oktay Rifat

Turgenyev’in olağanüstü romanlarından biri olan İlkbahar Selleri’nde henüz yirmi iki yaşındaki Sanin’in başına gelen bir aşk olayı türlü çeşitli saiklerin yanı sıra, kent bağlamında da sorunsallaştırılır. 1840 yılının yaz aylarından birinde, İtalya’dan Rusya’ya dönerken Frankfurt’ta yalnızca bir gün geçirecektir Sanin; şayet “bir bardak limonata” içmek için o alelade pastaneye uğramasaydı… Ölen bir akrabasından küçük bir servet kalmıştır Sanin’e, resmi bir boyunduruk olan “memuriyete” başlamadan önce bu parayı “yurtdışında yemeye” karar vermiştir, minik servetini maharetle de çarçur eder; nitekim Frankfurt’a vardığında onu yalnızca Rusya’ya atacak kadar parası kalmıştır cebinde... 1840’larda demiryolları az olduğundan posta arabasına binecektir gece, ama arabanın onu almasına daha çok vardır. Kaldığı “ünlü otelde” öğle yemeğini yer, ardından şehri dolaşmaya çıkar, yarı-entelektüel ve bir parça da melankoliktir Sanin; heykeltıraş Dannecker’in Ariadne’sini görmeye gider, ama hoşlanmaz. “Fransızcasından okuduğu Werther’in yazarı Goethe’nin evini” ziyaret eder, çabucak çıkar, Maine’ın kıyısı boyunca avare dalgın yürür; derken bacakları sızlar. Sislenen bilinci kenti daha fazla hazmedemez hale gelmiştir, ama sadece yorgunluk değil, ruhunu içten içe meşgul eden sinsi ve keskin bir his de yakasından bir türlü düşmüyordur, ötelendikçe şiddetlenen bu his hâkimiyeti ele geçirir; otele dönmek ister Sanin, çünkü diyecektir Turgenyev: edepli her turist gibi sıkıldı.[1]

***

Yeni bir şehirle karşılaşma bahsinde Gaye Boralıoğlu’nun Her Şey Normalmiş Gibi adlı romanındaki Arda’da can sıkıntısının yanı sıra, daha başka ve yoğun duygular, buraya has politik ve kültürel pürüzler de devrededir. İstanbul’da kaybettiği Lora’yı Diyarbakır’da bulmak umuduyla yola çıkacaktır âşık Arda. Lora’nın iki kardeşi “dağda,” babası cezaevindedir; kendisi ise İstanbul’da –legal alanda- bir kent eylemcisidir ama başı siyaseten dara düşmüş, polis takibatından ötürü sırra kadem basmıştır. Kadın hat safhada, bazen sinir bozucu derecede politik, oğlansa eğitimli bir orta sınıf siliğidir. Bu iki farklı âlemin aşk düzleminde bir araya gelmesi: Althusser’in lafıyla “karşılaşmalar materyalizmi” öyle ya da böyle işlemiş, bir şekilde yolları kesişmiş ve vurulmuşlardır birbirlerine, ve fakat kadın daha sonra “umutsuz vaka” addedip Arda’dan ayrılmış, koptu kopacak bağlar –arkadaşlık?– dışında geriye pek bir şey kalmamıştır. Kadının yokluğu varlığından daha şiddetle sarsmıştır ama Arda’yı. Lora’ya tekrar kavuşma arzusuyla sersem, kendi güvenli ve sinik alanından çıkma hususunda mütereddit bir haldeyken, cılız bir ihtimale tutunup Diyarbakır’a sürükler kendisini. Lakin başka bir şehre gitmek sıkıntılı bir hamledir Arda için: “Gittiği her şehirde bir kez daha masumiyetini kaybediyor insan.”

***

Masumiyet kaybının nerede ve ne zaman başladığı bir muammadır aslında, ama her yeni kentin insanın masumiyetine hasar verdiği -hiç değilse- Arda açısından barizdir. Solipsist, çoğun küstah bir fikir yürütme tarzı vardır öznenin; masumiyet kavramı toplumsal ya da siyasal bağlamlardan bağımsız, yalnızca şahsa has bir değer olarak anlamlandırılır. Bu kapalı devre işleyişi, kendi yörüngesinde dönen duygu ışımalarını ve kararmalarını kent paramparça edecektir ama. Otelden ayrılıp da Diyarbakır’da sokağa ilk kez çıktığında:

“Sokağa attığım her adım sinirlerimi daha çok geriyor. Her köşe başından bir polis çıkacak, bir cemse dolusu asker geçecek, çığlıklar duyacağım diye bekliyorum, hiçbiri olmuyor ama benim gerginliğim geçmiyor. Köşe başında iki adam fısır fısır konuşuyorlar, Kürtçe, anlamıyorum, yanlarından geçerken susuyorlar. Bana mı susuyorlar? Herkesin, her şeyin bir gölgesi var burada, benim yok.”[2]

Ne bir fazlalık ne de bir eksikliktir Arda; bir gölge varlık payesiyle bile şehre dahil olamıyor, herhangi bir yer kaplayamıyordur. Şehir olaysız ve patırtısız kendi olağan –normal– akışındadır; türlü kuruntularla anormal adımlar atan, kendi kendisini içeriden sabote eden özneden başkası değildir. Şehre bulaştıkça daha da yoğunlaşan bu gerginlik ve kaygı düğümlenmeleri giderek semptomatik niteliklerle bezenir ve karakterin tekil deneyim sınırlarını aşarak siyasal bir kapsayıcılık edinir: Boralıoğlu’nda estetik söylemi derece derece açan, duygulanımları politik problemlere dönüştüren; usul ve iddiasız bir dip akıntısı olarak metnin yüzeyine vurup derhal kaybolan ihtiyatlı bir ironi söz konusudur. Gelgeç ifşalarla yetinmeyen bu kıvamlı –belki biraz fazla kıvamlı- ironi Boralıoğlu’nda bir taşla iki kuş vurur. Öznenin zavallılığı, sevimli bilinçsizliği aşikârdır; ne var ki, çatışmalar, cemseler, çığlıklar yahut güvenlik kuvvetleriyle tasavvur edilen, siyasal ve hukuki veçheleriyle bir asayiş bölgesi -esasta bir “terör” imgesi- olarak söyleme dökülen kent algısı yalnızca Arda’nın ruhsal dünyasıyla sınırlı değildir. Bu tekinsiz kent manzarası derinleşip genişlik kazanırken yanına Türkiye ahalisini, ideolojik-kültürel klişelerle, propaganda mekanizmalarıyla zihni tarumar edilmiş ortalama –Batılı– yurttaş figürünü de alarak nüfusun büyük bir çoğunluğunu belli bir eleştirel merkezde sabitler; üstelik “toplum” kartı hiçbir surette öne sürülmeden. Arda özelinde solipsizm çemberi askıya alınırken kente dair vehim, fantezi, korku yahut kaygı gibi durumlar müşterek bir toplumsal ve siyasal zeminde yeniden tecessüm eder. Bu itibarla, masumiyet kaybı esasında şehre girişle değil, çok daha önce; şehir hakkındaki kötücül imge ve imajlara maruz kalındığında, bunlara inanıldığında başlamıştır.[3]

***

Kentin bir savaş sahası olarak öznenin iç dünyasındaki temsilleri iç içe geçmiş olaylarla, bu olayların kolektif hafızadaki tortularıyla ilişkilidir elbette. Öte yandan, herhangi bir olaya spesifik olarak göndermede bulunulmaz ya da yakın tarihin dökümü yapılmaz Boralıoğlu’nda, zira hafıza hatırlamayarak anımsıyor, olaylar gerçekleşmeyerek vuku buluyordur artık. Şehirde yaprak kıpırdamıyordur ama aynı zamanda pek çok şey oluyordur, ya da her an her şey olabilecek gibidir. Bu garip gerilim başlı başına politiktir, ve hem karakteri hem de karakter şahsında ideoloji suyuyla yıkanmış bir cemiyeti oracıkta görünür kılar. Bununla birlikte, Boralıoğlu kendi karakterini suçüstü yakalama ve yargılama hazzına değil, daha ziyade onun sorunlar karşısında sıvışıp tüyme marifetlerini açığa çıkarmaya daha yatkındır. Gelgelelim kente yönelik estetik-politik gerginliğin yalnızca karakteri değil, bizzat metni de kilitleme riski vardır; kritik bazı eşiklerde vites düşülür…

***

Masumiyetin canına okuyan iki tatlı edim: fotoğraf çekme ve otantik yemekler yeme. Öznenin Diyarbakır’da kısmen de olsa iştahı açılır, İstanbul’da dünden kalma pizza kenarlarını kemiren adam, burada sözgelimi bir meyhanenin (Benûsen) varlığıyla az biraz kendine gelir, mezelere gözü kayar: Diyarbakır’da meyhane de vardır. Şehir yalnızca çatışma imajlarını değil, belli bir şaşkınlık etkisiyle kendi rutinini, saklı hazinelerini, normal bir kentte olması gereken yanlarını da takdim ediyordur muhatabına. Hamhalat hayret titreşimleri özneyi yaralı âşık çizgisinden budala bir turist çizgisine kaymaya zorlar. Ne var ki, Arda mutat bir turist de değildir Diyarbakır’da, bu yılışık kategoriden dahi sürülmüştür: “Çantamda bir fular vardı, onu boynuma bağladım, mataramı elime aldım, kendimi iyice turiste benzettim.” Bir fular ve bir matara: bir turiste benzemek için yeterli midir bunlar? Bir başka şehirde olunduğunun tescili için bazı anların kayda alınması, müstakbel ötekine sunulması, gösterilmesi gerekiyordur. Kentte tesadüf ettiği bazı ilginç şeylerin –sözgelimi Anzele suyunda oynaşan çocuklarla karşılaşmanın– tazyikiyle içi karıncalanır Arda’nın: “tam şu ânın fotoğrafını çekmek geliyor içinden.” Fakat bir türlü çekemez. Zira söz konusu ânın gerçekliği değil ama anlamı fotoğrafın odaklanacağı kareye çok önceden üşüşmüş vaziyettedir. Bu kılçıklı iç-görüden ötürü tadı kaçar Arda’nın, “fotoğraf çekme hevesinden vazgeçer”: Onca zihinsel........

© Birikim