menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kahramanmaraş Olayı: Vahşetin Yeni Formu

1 0
yesterday

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan hadiselerin dehşet vericiliği ve özündeki kaotiklik göz önüne alındığında; insanların, varlığını kocaman, opak bir topmuşçasına gözümüze sokan o net sebebi arama güdüleri tuhaf karşılanamaz. Belirsizliğe tahammülsüzlüğün ve emniyette olmama hissinin ilk durağı belayı tespit etmektir. Bu sebeptendir ki halen birçok kişi; ebeveynlerin ihmalkarlığından, bilgisayar oyunlarının gençlerin psikolojisinde yarattığı tahribattan yahut katilin istisnai çılgınlıktaki bir ergen olmasından dem vuruyor, böylelikle çözüme giden yolda ilk adım da atılmış gibi hissediliyor. Elbet ki bunlar bütünüyle lafügüzaf değildir ve eğitim kurumlarındaki güvenlik önlemlerinden ebeveyn-çocuk ilişkisine kadar tartışmamız gereken birçok şey var, hepsi de ciddi meseleler. Fakat toplumun problemi çözmek refleksiyle istemsizce görmezden geldiği asıl noktalar; bütün bu yaşanılanların bugüne dek oldukça yavaş teşekkül etmiş olan yapısal bir yumağın parçaları olduğu ve hiçbir tekil düzenleme ile çözülemeyecek kadar kompleks bir başkalaşmanın ürünü olarak belirginleşmeye başladığıdır.

Neredeyse herkes buna benzer vakaların ABD’de ne kadar yaygın olduğundan haberdardır. Bugüne kadar orada bu gibi olaylar sık sık yaşanır, toplumumuz da teyzece bir “cıkcıklamanın” eşlik ettiği esefle kınar gözlerle bakıp işi, “yine bizim gençler iyi!” nidalarıyla şükre vururdu, hatta katliam kendi toplumsal yapımızın işlerliğini savunmak için bir altlık olarak da kullanılabilirdi. Benzerleri, birkaç senedir bizde de görünür olmaya başladıkça bu tarz saldırıların gerçekte ne menem şeyler olduğu geniş kitlelerde bütün vuruculuğuyla idrak edilmeye başlandı, toplumsal duyarlılık doğal olarak artmaya başladı. Buna mukabil büyük çoğunluk bu yeni gerçekle yüzleşirken çağın vahşet formatının değiştiğinin henüz farkına varamadı. Öldürdüğü kızın cesedini surlardan sarkıtan cani de bir okula girip dehşet saçan katil de önüne geleni bıçaklayan Nazi sempatizanı haydut da aslında pek aşina olmadığımız bir formatta vahşet gösterisi yaptıkları için toplumu dehşete düşürdüler . Yoksa biz cinayetin kendisine şaşırıyor değiliz, mesela herhangi bir düğünde çıkan kavgada öldürülen on bir kişiye şaşırmıyoruz, yahut boşanma aşamasında olduğu eşi tarafından sokağın ortasında pompalı tüfekle vurulan bir kadın artık pek de dikkatimizi çekmiyor. Zaten herkesin bildiği üzere “üçüncü sayfa haberciliği”, dünyadaki muadillerinin aksine kendini en çok Türkçe toplumunda bulmuş bir kavramdır. Demek ki cinayetler için dahi, toplumsal bazda kabul gören düşünsel meşruiyet çerçeveleri vardır ve işlenen bir cinayetin nicel boyutundan ziyade nitel koşullarıyla ele alınması daha önde gelir. Yani yaşanan olaylar neticesinde toplumda küçük çaplı bir infiale sebep olan şey, vahşetin kendisi değil kendini sergilediği yeni formatıdır. Gelecekte bugünün okul cinayetlerine, şu an 70’ler siyasi tedhişine baktığımız gibi bakmamız muhtemeldir.

Bir dönemi kasıp kavurmuş olan “Sıcağı Sıcağına” programını geceleri korka korka izlemiş nesil iyi bilecektir ki; tecavüzden kasaplığa, cinayetten yamyamlığa her türlü müstekreh eylemin faili, çoğu zaman dışarıdan bakıldığında pek de fark edilemeyecek bir sıradanlıkta ve sünepelikte olmuştur. Zaten o zamanlar birçok kişi için de dehşetin dozunu arttıran şey buydu, her an tesadüf edilebilecek kadar sıradan olana güvenin sarsılması. Tabii bu gerçekliği henüz idrak etmiş ve büyükşehirlerinde ciddi bir güvensizlik kültürü oluşmuş bir topluluğun bugün hiç de alışık olmadığı dışadönük canilerle karşılaşması katmanlı bir şok dalgası yaratıyor. Gayet planlı, titiz ve yeni nesil bir aziz kültürüyle hareket eden bu yeni akım; vahşetin, avını en azından rölantide beklediği günlerden kurbanını arayıp bulan ataklığa erişmesini, dolayısıyla da günlük hayata bakışı kaotikleştireceği şüphesiz olan özgüvenli bir formuna dönüşümünü net bir biçimde ortaya koyar. Ayrıca eski vahşet, caninin çevresinden farklı ve açıkça “kötü” olduğunun ayırdına varmasıyla etik üstünlüğü kaybettiğini çoktan bilir ve defansta kalmaya da bu yüzden ihtiyaç duyardı. Görüyoruz ki yeni vahşet, gelişen teknolojinin sunduğu imkanlar sayesinde yalnız olmadığını fark eden canilerin oluşturduğu Voltron’dur, kendine olan güveni de bu cemaatleşebilme kabiliyetinden gelir.

Son olay özeline bakacak olursak katil, herhangi bir -özellikle de kalburüstü- eğitim kurumunda sıkça rastlanabilecek bir profil çiziyor. Ona ait olduğu anlaşılan YouTube kanalı incelendiğinde kedileri sevdiği, sık sık videolar çektiği ve canlı yayınlar yaptığı görülüyor; bilgisayar oyunlarıyla ve internet kültürüyle ilişkisi bir hayli yoğun. Liseyi son on sene içerisinde bitirmiş olan çoğu kişi, okulda -görünürde- bunun gibi en az bir kişiye rastlamış olmalıdır, yani bugün Türkiye’de bu profilden bol bol vardır. Dolayısıyla katilin daha önceden çekilmiş bazı videolarda sergilediği geleneksel hayata uymayan davranış ve hareketlerden, -söylenegelen- eşcinsel eğilimlerinden, izlediği animelerden yahut oynadığı oyunlardan yola çıkarak “psikolojisinin zaten bozuk olduğuna” hükmederek işi çözdüğünü sanan birçok kişiye de yeni işler çıkmıştır denilebilir. Her biri gidip Türkiye’deki on binlerce “potansiyel katili” inceleyebilirler ki tetkikata bugün başlanırsa 2042 dolaylarında sona erecektir.

İşin üzücü tarafı, meselenin bütünüyle baş edemeyeceğini bildiği için sebebi tespit etme sürecini gülünç bir irdeleme haddesinden geçirerek kendini tatmin eden bu cehalet, sadece geniş kitlelerin bulanık zihin dünyasında rastlandığında tahammül edilebilirdir. Yani en azından televizyona uzman diye çıkarılan kişilerin bu gibi lafların ne derece saçma sapan bir geveleme olduğunu çoktan fark etmiş olmaları gerekir. Ayrıca her türlü eylem için istatistiğin gün gibi ortaya koyduğu şey, o eylemi ortaya çıkaran koşulların eylemin failinden katbekat tesirli olduğu gerçeğidir. Örneğin eğer kötü bir olay; A ülkesinde 5 kere, B ülkesinde 105 kere gerçekleşmişse sonuca varmak için başlıca iki seçeneğimiz vardır. Birincisi; A ülkesinin/vatandaşlarının kutlu, B ülkesinin/vatandaşlarının ise süfli bir karakterde olduğunu farzetmek ve sorunu kestirme yoldan kolay bir şekilde tespit etmektir. İkincisi ise A ülkesindeki koşullar bütününün B ülkesindeki koşullar bütününe göre o olay özelinde daha sağlıklı bir sonuç verdiğini kabul edip köklerine inmektir, tabii bu daha fazla zihinsel mesai gerektiren yorucu bir düşünme sürecidir ve evet, Türkiye’de “uzman” olarak hürmet gören birçok kişi henüz bu basit muhakeme eşiğini dahi aşamayacak dermansızlıktadır. Gerçi son zamanlarda yükselen suç oranını; nüfus yoğunluğu, altyapı hizmetlerinin yetersiz kalması ve sosyal devletin kan kaybetmesi gibi yapısal köklerde aramaya erinip “hırt” gibi ırkçı tasnif araçlarıyla halının altına süpürmeye alışmış bir toplumun “uzmanlarından” da beklentimiz ne olmalıdır, düşünmek gerekir.

Şimdi yine olay özeline yoğunlaşalım. Katliam sonrası internet çağının da getirdiği bir kolaylıkla katilin ayak izleri hemen gözler önüne serildi. Discord’daki* -evet, platform yasaklamak gibi palyatif çözümler işte bu kadar etkili- mesajlarında göze çarpan şey, kullandığı İngilizce ifadelerdeki cezbe halidir. Mesajlarında; kendi babasının onu boğmaya çalıştığını, artık eyleme zihnen hazır olduğunu, potansiyel maktullerin de hazır olması gerektiğini, manifestosunu bitireceğini ve biraz uyuduktan sonra işe koyulacağını belirtiyor. Buna benzer olaylarla ilgilendiğim için kendi bakış açımdan; bu tarz olaylarda failin fiile bakışının, gündelik huzursuzluğunu ebediyen bitirecek bir kutsal görev olarak şekillendiğini söylemenin yanlış olmayacağı kanaatindeyim. Burada karşı karşıya olduğumuz tehlike, dış dünyayla bağı kopmuş ve internet anonimliğinde kendini bulan bir radikalizasyondur. Yani bana göre ilk önce kabul edilmesi gereken gerçeklik budur. Eğer bu gibi olayların münferit vakalar olmadığı, aksine gençlerin önemli bir kısmında sistematik bir dış dünyadan kopuş olduğu ve dış dünyadan kopanların internet üzerinden radikalize olma potansiyelleri asgari müşterek olarak kabul görürse o noktadan sonra tespit yapmak bir hayli kolaylaşacaktır. Bu noktadan devam edelim.

Mesajlarda bahsettiği üzere katilin ailesi ile ilişkilerinde problemler yaşadığı oldukça muhtemeldir. Biliriz ki tüm dünyada ergen-aile ilişkisi uzun yıllar boyunca karikatürize edilmiştir, modern toplum yaşamında bu konularda ebeveynlere yönelik bir enformasyon bombardımanı vardır ve bu artık küresel ölçekte neredeyse her ailenin içinden geçtiği bir merhalenin sündürülmüş hali olarak görülür. Dikkatimi çeken nokta ise Türkiye’de ergen-aile ilişkisinin dünyanın geri kalanından çok daha sorunlu bir boyutta tezahür ettiğidir. Bu kendi sınırlı karşılaştırma kabiliyetime ve anekdotal gözlemlerime dayandığı için üzerinde uzlaşmaya varılmış bir hipotez gibi sunmayacağım fakat gördüğüm şey, geçtiğimiz yüzyılda toplumumuzu kökünden değiştirmiş köyden kente göç olgusunun geç sancılarını yaşamakta olduğumuzdur. Artık Türkiye’nin çoğunluğu yaşadığı şehirde uzun zamandır mukimdir ve göç ilk bakışta toplumu şekillendiren bir unsur olarak göze çarpmaz. Bununla beraber köyden kente göçün on yıllardır ortaya çıkardığı toplumsal dinamizmi ve bunun sebep olduğu hızlı zihinsel dönüşüm sürecini yabana atmamak gerekir. Türkiye; merkezdekilere yetişmek gayretindeki bir periferi ülkesi olduğundan İstanbul’daki bir ailenin üç nesli arasındaki zihinsel mesafe, -mesela- Viyana’daki bir ailenin üç nesli arasındaki zihinsel mesafeden çok daha yüksek olmak zorundadır, zira değişme katsayısı arttıkça nesiller arasındaki fark da açılacaktır. Türkiye toplumunun bununla birleşen patriyarkal ve gerontokratik yapısı da ev içerisindeki herhangi bir çatışmanın çoğu zaman yeni neslin aleyhinde sonuçlanmasına sebebiyet verir. Zaten bu bile dış dünyadan kaçmakta olan ve kendini internette arayan bir neslin oluşması için yeterli bir sebep olarak görülebilir ki katilin çektiği videolarda evdeki diğer kişilerden ve açık olan televizyondan gelen sesler dışında pek Türkçe duyulmaması, internette iletişim dili olarak İngilizceyi benimsemiş olması -olay özelinde- bahsettiğim kopuşun net bir göstergesidir.

Bu faktörün yanında yine gençler için -küresel bazda- günlük hayatı daraltan bir diğer ana unsur da kapitalist iktisadın çılgınca pompaladığı tüketim kültürüyle eşzamanlı olarak inkişaf etmiş bireyselleşme doktrini ve onunla donanmış yeni toplum yapısıdır. Ergen-aile ilişkisi, burada da çatırdamanın merkez noktasını teşkil eder. İyice kızışmış rekabet ortamının teşvikiyle küçüklüğünden beri ebeveynleri tarafından adeta bir yatırım aracı haline getirilmiş ve etrafındakilerden daha özel olduğu imalı bir endoktrinizasyon tezgahından geçmiş birey, evdekiler tarafından inşa edilmiş tahayyülün dış dünyayla çeliştiğini çoğu zaman -cinsel ihtiyaçların da devreye girmesiyle- ilk defa ergenlik döneminde fark eder. İktisadi sistemin buyurduğu üzere aile tarafından şekillendirilmiş gelecek beklentileri, habitatın sahici darbeleriyle aşınmaya başladıktan sonra dış dünyayla bağlar zayıflar ve sosyal izolasyon artar. Kanımca bu noktada yeniden değerlendirmesi gereken temel şey, sistemin sunduğu lotovari işleyiştir. “Çok başarılıya çok ödül” mantığı, pek çok kişiye atılım ve girişim aşılayan olumlu tarafının yanında esasında oldukça az kişiyi çok abad eden bir sisteme yol açar. Bunu yaparken de toplumun büyük kısmının ufkunu yeniden şekillendirip adeta bir beklenti tekeli yaratır. Maddi tekelleşmenin manevi yansıması olan bu tekel, geniş kitlelerin geleceğe yolculukta adeta kendisini şanslı hisseden bir loto oyuncusuymuş gibi davranmasına sebep olur. Bu idrakin sonucunda ailenin gelirinin çok büyük kısmının çocuğun eğitimine yatırılması, çocuğun formasyonunda ebeveyn-çocuk ilişkilerinin artan karikatürizasyonu/gerçek dışılaşması ve rekabetin erdemleştirilmesi gibi irrasyonel ve hayatın olağan akışına mugayir stres faktörleri hasıl olur. Buna benzer bir gelecek inşası, sistemin nicel sınırları gereği çoğu zaman hüsranla biter, ama bu hüsran baştan öngörülemez değildir; çünkü zaten başarı halindeki “çok ödül”ün varlığı, bunu elde edebilecek kişi sayısının azlığından kaynaklanır ve toplumun mensupları bunu apriori olarak bilmektedir. Bana kalırsa güncellenmesi gereken format da budur, eğer büyük ödüllerden vazgeçersek bir yandan da sigorta payımızı ödemiş oluruz. Çünkü kapitalist ekonominin şekillendirdiği beklentiler düştükçe büyük ödüller de atomize olacağından hiçbir ödüle erişemeyecek birey sayısı da tabiatiyle düşecektir. Ayrıca beklentisi düşmüş bireyin de kendisiyle alakalı hayal kırıklığı yaşayacağı sebeplerin önemli bir kısmı ortadan kalkmış olacaktır, çünkü beklenti tekeli yıkılacaktır. İktisadi koşulları gereği Türkiye’de bu durumun yine çarpanlı yaşandığı kanaatindeyim. Bu tesadüfi bir yorum değil; zira son yıllarda gelir eşitsizliğinin gitgide derinleştiği ABD, Meksika ve Türkiye gibi ülkelerde kamusal alanın daralayazdığı ve günlük hayatın gençler için çarpanlı kaotikleştiği görülecektir.

Şimdi yine katile yoğunlaşıp eylemden önce kaleme aldığı ve aslı İngilizce olan “manifestodan” bölümleri inceleyelim:

“Bunu yazdığım sırada tarih 11 Nisan 2026. Sen bunu okurken ya büyük bir şey yapmayı planlıyor olacağım, ya çoktan büyük bir şey yapmış olacağım ya da büyük bir şey yapmak üzere olacağım. Hayatım boyunca yalnızdım. Gerçi bunu neden söyledim ben de bilmiyorum. Aslında demek istediğim şu: O gün geldiğinde artık yalnız olmayacağım. İnsanlar beni tanıyacak. Bu düşünce hoşuma gidiyor. İnsanların beni tanıması, beni kabul etmesi, bana garip bir hayvanat bahçesi hayvanına bakar gibi değil de gerçekten bakması. Bu dünyadaki varlığımı ve bu gezegene verdiğim zararı hissettiklerinde, sonunda beni fark edecekler. Ve bunu görmezden gelme şansları olmayacak.”

“Bunu yazdığım sırada tarih 11 Nisan 2026. Sen bunu okurken ya büyük bir şey yapmayı planlıyor olacağım, ya çoktan büyük bir şey yapmış olacağım ya da büyük bir şey yapmak üzere olacağım. Hayatım boyunca yalnızdım. Gerçi bunu neden söyledim ben de bilmiyorum. Aslında demek istediğim şu: O gün geldiğinde artık yalnız olmayacağım. İnsanlar beni tanıyacak. Bu düşünce hoşuma gidiyor. İnsanların beni tanıması, beni kabul etmesi, bana garip bir hayvanat bahçesi hayvanına bakar gibi değil de gerçekten bakması. Bu dünyadaki varlığımı ve bu gezegene verdiğim zararı hissettiklerinde, sonunda beni fark edecekler. Ve bunu görmezden gelme şansları olmayacak.”

Metnin başında yer alan bu kısım, esasında tam da bahsettiğimiz gibi bireyselleşme doktriniyle ters düşen -ve tabii ki iktisadi bir zorunluluk olan- sıradanlaşmaya karşı reaksiyonun net bir ifadesidir. Bu yazı; özenilen başka bir caninin karikatürize taklidi olsa yahut hiç yazılmadığı ortaya çıksa bile gerçeklik repertuarında çoktan var olmuş bir sesin dışavurumu olduğu için muteberdir. Kısacası birey, kendini oluşturan yapmacık parçaların tümel gerçeklikle çeliştiğini ve hatta bu gerçekliğe gönüllü hizmet etmesini sağlamak için oluşturulmuş bir geçiş süreci olduğunu görür, formasyonuyla zıtlaşan bu yeni dar ufuk kabul edilemezdir. Hızla radikalleşir, kendisini topluma bağlayan adalet, dayanışma gibi nosyonlardan kopar ve bireyselliğini şeddeleyecek her türlü eylemi yapabilir hale gelir. İçine düşülmemesi gereken hata; bu sürecin sonunda katilleşenleri, kendi pozisyonumuzdan “gözünü karartmış bir deli” olarak görmektir. Halbuki o, oldukça sağlıklı ve zinde olup sadece toplumdan kopuk yeni bir gerçeklik formatı benimsediği için bunu yapıyor olabilir ki zaten tehlike arz eden durum da budur, sağlıklı olanın marjinalize olmasıdır.

“Yalnızım. Yalnızım. Hem de çok yalnızım. Neredeyse hiç arkadaşım yok. Sahip olduğum iki arkadaş da beni terk etti ve duygusuz olduğumu söylediler. Ailem benden nefret ediyor, benden korkuyor, hayal kırıklığına uğramış durumdalar ve benden yana tüm umutlarını kestiler. Çok yalnızım. Hepsinden nefret ediyorum. Ama yalnızlığın asıl sebep olduğunu düşünmüyorum. Tamam, bir sebep sayılabilir. Yalnız olmam beni etkilemiş olabilir ama asıl neden bu değil. Yalnızlık bir neden değil, başka nedenlerin sonucu. Yalnızım. Neden mi? Çünkü ben bir dahiyim. Çünkü herkesten daha iyiyim. Çünkü ben son seviye bir insanım. Çünkü kendime sadığım. Çünkü basitçe daha üstünüm. Çevremdeki herkesten zeka açısından daha iyiyim. Bildiğim kadarıyla ilkokulda IQ testine girdim ve yaklaşık 130 IQ olarak değerlendirildim. Ders çalışmamama rağmen sınıfta hep en yüksek notları alırdım. İnsanlar her zaman yaşıma göre çok olgun olduğumu söylerdi. Yaşıtlarımın ilgilenemediği şeylere ilgi duyardım. 7 yaşında İngilizceyi akıcı şekilde konuşuyordum, öğrenmeye ise 5 yaşında başlamıştım. Hiç kurs almadım, ders çalışmadım ve ailemde kimse İngilizce konuşmazdı (yalnızca ablam akıcıydı ama evde konuşmazdı). Sadece insanların İngilizce oyun oynadıkları videoları izleyip kendi kendime Türkçeye çevirerek birkaç yıl içinde basitçe akıcı İngilizce öğrendim. Sırf bundan İngilizce kaptım. Anaokulunu bıraktım. Neden? Çünkü oradaki herkes aptal ve sinir bozucuydu. Bana hiçbir şey katmıyordu. Bu yüzden anaokulunu bırakıp ilkokula başlamadan önce İngilizceyi, 3. sınıf matematiğini ve 2. sınıf fen bilgisini öğrendim. O zamanlar lise seviyesinde İngilizce soruları çözerdim ve hepsini yapardım. Ablamın ve annemin eski kitaplarına defalarca bakardım. İlkokula başladığımda okuma yazmayı kavramam çoğu kişiden çok daha kısa sürdü.”

“Yalnızım. Yalnızım. Hem de çok yalnızım. Neredeyse hiç arkadaşım yok. Sahip olduğum iki arkadaş da beni terk etti ve duygusuz olduğumu söylediler. Ailem benden nefret ediyor, benden korkuyor, hayal kırıklığına uğramış durumdalar ve benden yana tüm umutlarını kestiler. Çok yalnızım. Hepsinden nefret ediyorum. Ama yalnızlığın asıl sebep olduğunu düşünmüyorum. Tamam, bir sebep sayılabilir. Yalnız olmam beni etkilemiş olabilir ama asıl neden bu değil. Yalnızlık bir neden değil, başka nedenlerin sonucu. Yalnızım. Neden mi? Çünkü ben bir dahiyim. Çünkü herkesten daha iyiyim. Çünkü ben son seviye bir insanım. Çünkü kendime sadığım. Çünkü basitçe daha üstünüm. Çevremdeki herkesten zeka açısından daha iyiyim. Bildiğim kadarıyla ilkokulda IQ testine girdim ve yaklaşık 130 IQ olarak değerlendirildim. Ders çalışmamama rağmen sınıfta hep en yüksek notları alırdım. İnsanlar her zaman yaşıma göre çok olgun olduğumu söylerdi. Yaşıtlarımın ilgilenemediği şeylere ilgi duyardım. 7 yaşında İngilizceyi akıcı şekilde konuşuyordum, öğrenmeye ise 5 yaşında başlamıştım. Hiç kurs almadım, ders çalışmadım ve ailemde kimse İngilizce konuşmazdı (yalnızca ablam akıcıydı ama evde konuşmazdı). Sadece insanların İngilizce oyun oynadıkları videoları izleyip kendi kendime Türkçeye çevirerek birkaç yıl içinde basitçe akıcı İngilizce öğrendim. Sırf bundan İngilizce kaptım. Anaokulunu bıraktım. Neden? Çünkü oradaki herkes aptal ve sinir bozucuydu. Bana hiçbir şey katmıyordu. Bu yüzden anaokulunu bırakıp ilkokula başlamadan önce İngilizceyi, 3. sınıf matematiğini ve 2. sınıf fen bilgisini öğrendim. O zamanlar lise seviyesinde İngilizce soruları çözerdim ve hepsini yapardım. Ablamın ve annemin eski kitaplarına defalarca bakardım. İlkokula başladığımda okuma yazmayı kavramam çoğu kişiden çok daha kısa sürdü.”

Burada okuduklarımız bize her ne kadar komik gelse de esasında toplumsal bir kıyma makinesiymiş gibi iş gören bir zihniyet değişimini ve endoktrinizasyon sürecini açıkça ortaya koyuyor. Yalnızlığın ve bireyselleşmenin mukayese envanterini tükettiği ergen birey, ortalama üstü birkaç kabiliyeti ile adeta sarhoş olmuş ve ciddi bir egomani seviyesine erişmiş. Şimdi sormamız gereken şey, toplumsallık mefhumunu önü alınamaz bir şekilde parçalamış olan postmodern kendini algılayışın nasıl bir kaos üretebileceği olmalıdır, ve tabii bu tümel zihniyet değişikliği karşısında ne kadar palyatif çözümler üretmeye çalıştığımız da.

Palyatif çözümler demişken oyunlara, animelere, filmlere yapılan eleştirilerin hangi düzlemde ele alınabileceğine de değinmek gerekir,  Katilin YouTube kanalında vahşetin ve kanın ön planda olduğu bazı oyunlar göze çarpıyor; hatta bazı videolarda katil oyunda zaten çoktan öldürdüğü adamı defalarca tekmeliyor ve daha çok kan çıkmasını arzuladığı görülüyor. Mesela bu, birçok kişi tarafından farklı değerlendirilebilecek ve net bir psikopatinin göstergesi olarak da saptanabilecek bir şeydir. Fakat dikkat çekmek gerekir ki o düzlem, toplumdan kopmuşluğun akabinde var olmuştur. Yani bir bilgisayar oyunu; bir grup insanın içindeki caniliği yeşertme potansiyeline gayet tabii kâdir olabilir, belki de hayatı oyunlaştıran bir idrakin aracısı olabilir, ama bu zaten günlük hayatın daralmasından ve teknolojinin bir kaçış noktası haline gelmesinden çok sonradır. Yani mesele etmemiz gereken ilk on şeyden biri bu değildir.

Vahşet, insanoğlunun doğasında hep olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Postmodern gerçeklik; 50 sene öncesine göre yemeği, cinselliği ve mizahı nasıl budak budak düşeşlendirmiş ve öngörülemezliğin dibine vurmuşsa vahşet için de aynısını yapmaktadır. Gerçekliğin yeni formunun getirdiği bu dallanıp budaklanma, olumlu bulduğumuz gelişmeler için hayranlık katsayımızı arttırırken olumsuz olanlar için de dehşet katsayımızı katlayacaktır. Tabii biz insancıklar da bütün bu devasa başkalaşma süreçlerine karşı kayıtsız kalamayacağımız için ve sahiden de bir miktar etkimiz olduğundan yapabileceklerimizi düşünmeliyiz. Bence bunların başında bireyselliğin ahlakın temelini tek başına işgal edemeyeceğini salık veren tümel bir zihniyet değişikline açık olduğumuzu belirtmek, bununla bağıntılı olan iktisadi kabulleri değiştirmeye yönelik kararlı bir tavır ortaya koymak ve dolayısıyla üretim ilişkilerinin altına alarak kaburgalarını çatırdattığı pek çok kimse için günlük hayatı genişletmek gelir. Tabii bunları söylemek ayrı şey, gerçekte ne olacağını öngörmeye çalışmak ayrı şeydir. Bana kalırsa Türkiye’nin ne yönetici kadroları, ne bütün bunların tartışılacağı kamuoyu, ne de toplumsal yaşamımıza etkileri giderek cılızlaşan entelektüelleri üzerinde durduğumuz meseleleri aktüel siyasete ve gündelik kayıkçı kavgalarına meze etmeden ele alabilecek olgunluktadır.

Son olarak söylemek gerekir ki; siyasetin gerçek insanlardan giderek kopmakta olduğu, maddi/manevi tekellerin oluştuğu ve gelir/itibar eşitsizliğinin derinleştiği toplumlarda en alttakilerin radikalize olup asayiş sorunu yaratmamaları mucize olur. Zira onların zihninde muktedirlerin oyalanmamız için kurduğu oyuncak dünya; kendilerini ilgilendirmeyen bir ucubeleşmiş yapıdır, ona karşı aidiyetleri de erir gider. Buradan hareketle tekrar etmenin anlamlı olacağını düşünüyorum ki, gündelik siyasetin bayık dövüşleri ve yaşamımızı işgal eden sahte gündemler; yaşadığımız problemleri çözmek şöyle dursun, onları giderek derinleştireceği kesin olan çürüklüklerdir. Bunlardan kurtulamayan yahut kurtulması gerektiğini dahi fark edemeyen bir toplumun da dehşet dozajı giderek artan bir kaotikliğe doğru yol alacağı aşikardır, çünkü yapısal koşulları ortadan kalkmadan buna benzer sorunlar çözülemez, çözüldüğünü hissettiren bir hadisesizlik de yalnızca şansın eseri olabilir.

*4 Ekim 2024 tarihinde 19 yaşındaki Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner’in Semih Çelik tarafından canice katledilmesi Türkiye gündemini sarsmıştı. Akabinde katilin bir “Incel” grubuyla iletişim halinde olduğu iddia edildikten sonra birçok gencin sosyalleştiği platform radikalizme yataklık ettiği gerekçesiyle tartışmaların merkezine oturdu. Ankara 1. Sulh Ceza Hakimliği'nin 9 Ekim 2024’te aldığı kararla Discord’a erişim engellendi ve o günden beri erişime kapalıdır. Türkiye’de birçok kişi halen VPN vasıtasıyla kullanmaktadır.


© Birikim