10 yıl sonra 15 Temmuz
“Normal” bir toplumda on yıl, yakın tarihin büyük kırılmalarını soğukkanlı biçimde değerlendirmek için yeterli bir süre sayılabilir. Ama 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, aradan geçen zamana rağmen, Türkiye toplumunun açıkça konuşabildiği bir tarihsel hadise haline gelmedi. Resmi anlatı o geceyi büyük ölçüde iktidarın ve “millet”in kahramanlık destanı olarak sunarken, “tiyatro” ya da “kontrollü darbe” tezleri de yaşanan gerçek şiddeti ve darbecilerin siyasi iradesini önemsizleştiren başka bir kolaycılığa yaslandı. Bu iki anlatı arasında, hem darbe girişiminin gerçekliğini hem de onu mümkün kılan siyasi, kurumsal ve idari sorumlulukları birlikte ele alan daha serinkanlı bir değerlendirmeye hâlâ ihtiyaç var.
15 Temmuz’a yalnızca o gece yaşanan askeri hareketlilik üzerinden bakıldığında, olayın öncesi de sonrası da pek anlaşılmıyor ve eksik bir resim ortaya çıkıyor. Darbe girişimi 2007’de ivme kazanıp 2012’ye kadar devam eden AKP-Cemaat ittifakının, askeri vesayetle hesaplaşma söyleminin, yargı ve emniyet içindeki kadrolaşmanın, medya eliyle yürütülen büyük kriminalizasyon kampanyalarının ve 17-25 Aralık’tan itibaren açık bir devlet içi savaşa dönüşen çatışmanın doruk noktasıydı. Aynı zamanda, sonrasındaki yeni yönetim tarzının da başlangıç anı oldu. Bu nedenle 15 Temmuz’u yalnızca başarısız bir darbe girişimi olarak değil, Türkiye’de devletin ve siyasi rejimin dönüşümünü hızlandıran bir tarih olarak ele almak gerekiyor.
Mevcut baskı ortamını veri alarak Cumhuriyet tarihini bir “yitirilmiş cennet” gibi sunanların tezlerinin aksine, 15 Temmuz öncesinde Türkiye’de askeri vesayet gerçek bir sorundu; darbeler, muhtıralar, kapatma davaları ve güvenlik bürokrasisinin siyaset üzerindeki gölgesi somut gerçeklerdi. Fakat bu tarihsel sorun, AKP-Cemaat ittifakının devam ettiği yıllarda demokratik kurumları güçlendirecek bir yüzleşmenin zemini olarak değil, devlet içindeki rakip kadroları tasfiye eden bir operasyon imkânı olarak kullanıldı. Gülen yapılanmasının yargı, emniyet, eğitim, medya ve bürokrasi içinde genişlemesi de iktidarın bilgisi, desteği ve himayesi hesaba katılmadan açıklanamaz. Bugün bütün sorumluluğu devlete sızmış ve herkesi aldatmış tek bir yapıya yüklemek, uzun yıllar boyunca kurulan ittifakı ve bu ittifaktan yararlanan siyasi iradeyi görünmez kılıyor.
15 Temmuz öncesinde bu ittifakın askeri vesayetle hesaplaşma iddiasını nasıl bir tasfiye aracına dönüştürdüğü en açık biçimde Ergenekon ve Balyoz davalarında görüldü. Bu davalar başlangıçta geniş bir toplumsal beklentiye yaslandı: Türkiye derin devletle, darbecilikle, faili meçhullerle ve eski güvenlik rejimiyle hesaplaşacak sanıldı. Fakat bir süre sonra bambaşka bir tablo ortaya çıktı: Balyoz’da dijital delillerin sahteliğine dair bulgular, belge tahrifatları, tarih tutarsızlıkları; Ergenekon’da “örgüt”ün varlığının somut delillerle ortaya konulamaması, usulsüz dinlemeler, gizli tanık beyanları gibi hukuk ihlalleri bu davaların hakikat arayışından çok bir hakikat mühendisliğiyle yürütüldüğünü gösterdi. Gülen yapılanması, özellikle polis-yargı-medya ayağının güçlü olduğu dönemde, devleti içeriden dönüştürmenin en etkili yolunun rakip kadroları kriminalize etmek, delil üretmek, büyük komplo anlatıları kurmak ve bunları medya eşliğinde topluma kabul ettirmek olduğuna inanmıştı.
AKP’nin de o tarihlerde kendi iktidar alanını genişletmek için kullandığı Ergenekon ve Balyoz davaları eski askeri bürokrasinin kimi unsurlarının tasfiyesiyle sınırlı kalmadı. Türkan Saylan’ın, ÇYDD’nin, Ahmet Şık’ın soruşturma iklimi içinde hedef haline getirilmesi, operasyonun sivil toplumdan gazeteciliğe uzanan daha geniş bir alanı hizaya sokma amacı güttüğünü açığa çıkardı. Siyasi sorunlar hukuki bir kılıfa sokulurken, yargı erki siyasi müdahalenin aleti haline getirildi. Bugün İmamoğlu etrafındaki davalarda bu örüntünün devam ettirildiğini görüyoruz: Aktörler, ittifaklar ve gerekçeler değişmiş olsa da yargının siyasetin dizaynı için kullanılması açısından aynı mantık şimdi daha kararlı biçimde işletiliyor. Belirgin sürekliliklerden biri de rakibi ahlaken ve hukuken yok edilecek mutlak düşman olarak gören bir ceza mantığının topluma dayatılması ve ne yazık ki toplumdan da ciddi bir kabul görmesi.
Gülencilerin Ergenekon-Balyoz davalarından 15 Temmuz’a kadar uzanan hareket tarzı, “başlatma kudreti, tamamlama beceriksizliği” olarak tanımlanabilir. Kriz çıkarma, dosya oluşturma, hedef seçme, kurumlara yerleşme, rakibini itibarsızlaştırma, medya desteğiyle algı oluşturma ve kapalı bir emir-komuta zinciri içinde hareket etme konusunda becerikli olan cemaat, başlattığı krizin sonunda ortaya çıkacak düzeni taşıyacak bir siyasi akla sahip değildi. Çünkü güçlü olduğu alan açık ve şeffaf siyaset değil, kapalı devre operasyondu. Toplumu ikna etmekten ziyade dar kadro disipliniyle sonuç almaya ve hukuku kendi hedefleri doğrultusunda eğip bükmeye bel bağlamıştı. Bu nedenle bir operasyonu başlatmakta gösterdiği mahareti, sonuçlarını öngörmekte ve ortaya çıkan siyasi düzeni yönetmekte gösteremiyordu.
Bu zaaf ilk anda sarsıcı bir etki yaratan ama hukuki açıdan iler tutar yanı olmayan davalarda açıkça görüldü. İddialar sağlam kanıtlara dayanmadığı gibi birbirinden tamamen farklı tipte kişiler, olaylar ve yapılar aynı suç şemasına yerleştirildiği için, Ergenekon ve Balyoz etrafında kurulan anlatılar kısa sürede çökmeye başladı. Türkiye’nin kontrgerilla faaliyetleri, faili meçhul cinayetler ve devlet içindeki gayriresmi şiddet ağları gibi köklü sorunları somut olaylar, failler ve hukuka uygun deliller üzerinden soruşturulmak yerine, sınırları belirsiz ve her şeyi içine alan devasa bir “örgüt” kurgusuna yedirildi. Böylece, başlangıçtaki sahici yüzleşme ihtimali heba edilirken, yargı erki elinde kalan sınırlı........
