Belgeselin gücü
İstanbul Festivali’nin bu yıl bir belgeselle, Gianfranco Rosi’nin ‘Pompei: Bulutların Altında adlı etkileyici belgeseliyle açılması, dünya sinemasında belgesel sinemanın giderek yükselen prestijinin bir göstergesiydi. Sinema sanatının ilk ürününün bir belgesel olduğunu (Lumiere kardeşlerin çektiği Ciotat garına giren trenin görüntüleri) bilmeyen sinemasever yoktur herhalde. Mélies ile birlikte yola çıkan, büyük komedyenler ve usta yönetmenler eliyle gelişen kurmaca türü geniş kitlelerle bağ kurmakta daha başarılı olsa da belgesel sinema gücünden bir şey kaybetmedi.
Ülkemizde de ilk filmlerin Osmanlı imparatorluğu tebaasından Manaki kardeşlerin ve Ordu Foto Film Merkezinin çektiği haber filmleri olduğunu biliyoruz. Ne yazık ki, sinemamızın ilk dönemlerinde ve Yeşilçam yıllarında bu tür ihmal edildi. Sabahattin Eyüboğlu’nun ve Süha Arın’ın çabaları dışında hatırı sayılır bir üretimle karşılaşmadık. Lütfi Ö. Akad’ın ‘Tanrının Bağışı Orman’, ‘Dört Mevsim İstanbul’, Metin Erkan’ın Aşık Veysel’i konu aldığı ‘Karanlık Dünya’, Derviş Zaim’in ‘Devir’ ve ‘Tavuri’ filmleri gibi birkaç istisna dışında usta yönetmenlerimiz bu alana pek yüz vermedi. TRT’nin belgesele önem vermesi ise İsmail Cem’in Genel Müdürlüğü döneminde başladı. TRT günümüzde de Kültür ve Turizm Bakanlığı ile birlikte belgesel sinemanın en önemli yapımcısı konumunda. Bağımsız yapımların sayısı da hızla artıyor.
32 METRE VE ÖTESİ
Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz yapımlar, son yıllarda belgesel sinemamızda ciddi bir gelişme olduğunu gösteriyordu. Festivalin ‘Yeni Bakışlar’ bölümündeki kurmaca filmlerimizin düş kırıklığı yarattığından söz etmiştim geçen hafta. Bu bölümün jürisinin ‘Seyfi Teoman En İyi Film’ ödülünü bir belgesele vermesi yerindeydi. Ödülü alan film, Türkiye’de yaşayan İranlı yönetmen Morteza Atabaki’nin ‘32 Metre’si, Konya’da silah üretimi ile geçinen bir köyün kadınlarının silah atma yarışı yapmaya karar verme sürecini anlatıyor. Ayrıntıları ihmal etmeyen bir gözlem ve dört dörtlük bir sinematografik anlatım ile toplumdaki kadın-erkek eşitsizliğine direnen köylü kadınların serüvenini beyazperdeye taşıyan Atabaki, seyir zevkini ihmal etmeksizin güçlü bir mesaj veren bir belgesele imza atmış.
‘Belgesel Kuşağı’ bölümünde BSB tarafından verilen En İyi Belgesel ödülünü kazanan Volkan Üce’nin ‘2 m²’ belgeseli yılın başarılı yapımlarından bir diğeri. Belçika, Almanya, Türkiye ortak yapımı olan film, bir Belçikalı-Türk cenaze levazımatçısının serüvenini konu alıyor. ‘Hızır Cenaze Hizmetleri’nin ‘sınır tanımayan’ hizmetlerini, iki kültürün ölüme ilişkin düşünce ve davranış farklarını ölçülü bir kara mizahla ele alırken, ölümü ve insani duyguları bir gösteri ve ticaret ögesine dönüştüren kapitalist sistemin niteliğini gözler önüne seriyor. Aynı bölümde gösterilen ve geçen yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Belgesel seçilen Tayfun Belet’in ‘Roman Gibi’ filmi İstanbul Festivali’nden de bir ödülle döner diye umuyordum ama olmadı. Film, belgelere ve tanıklıklara dayanarak siyasal tarihimizin önemli bir dönemine ışık tutarken, Selanik’te başlayan bir macerayı, Sabiha ve Zekeriya Sertel çiftinin mücadele dolu yaşam öyküsünü anlatıyor. Zekeriya Sertel’in yeğeni Nur Deriş’in kitabından yola çıkan Tayfun Belet’in ciddi bir araştırma ve yetkin bir anlatım içeren filmi, ülkemizde biyografik belgesel çektiğini iddia edenlerin izlemesi, ders alması gereken bir yapıt. Belet, şu sıralar belgeselin devamını, Sertellerin sürgün yıllarını anlatmak üzere kolları sıvamış. Bekliyoruz…
‘Altın Lale Yarışması’nda yer alan Yeşim Ustaoğlu’nun ‘Kuru Taşın Başı‘ adlı belgeseli Artvin’de Yusufeli barajının inşası nedeniyle evlerinden çıkartılan insanların dramını ustalıklı bir sinema diliyle aktarıyordu. Suyun kıyısında doğa ile iç içe, hayvanlarıyla birlikte yaşamaya alışmış yöre halkının yerleştirildikleri TOKİ konutlarındaki mutsuz yaşamına tanıklık eden ve bu doğa talanının toplumsal-siyasal bağlamını ihmal etmeyen Ustaoğlu’nun aynı bölgede çektiği kurmaca filmi heyecanla bekliyorum. Doğa belgesel sinemacılara sonsuz olanaklar sunuyor. ‘Yeni Bakışlar’ bölümünde gösterilen Evrim Çervaoğlu’nun Rize yaylarında çektiği ‘Keçi 501’ doğaya saygı temasını gerçekçi bir yaklaşımla vurguluyor. Aynı bölümde gösterilen, Sinop Ayancık’ın Çaylıoğlu köyünde Salih Tuncer Singi’nin çektiği ‘Hızır 7 Gün’ de köyün ve bir balıkçı teknesinin bir haftalık serüvenini ve doğanın tahrip edilmesine karşı çıkan köylülerin dayanışmasını aktarıyor. Festivalin ‘Kısa Belgeseller’ bölümünde gösterilen Serdar Kökçeoğlu’nun ‘Mavi, Devrim ve Videokasetler’ adlı şiirsel belgeseli siyasal tarihimiz açısından önemli bir kişiliği, DP yıllarında jet pilotu iken istifasını verip yurt dışına giden bir yazar ve tutkulu bir sinefil, Mekin Gönenç’in yaşam öyküsüne odaklanmış; Gönenç’in eşinin ve Ant dergisinin sahibi Doğan Özgüden’in tanıklıklarına dayanarak.
Belgesel sinemamızın gelişmesinde, BSB’nin (Belgesel Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği) önemli katkıları var. İstanbul Festivali’nin hemen öncesinde gerçekleştirdikleri 18. 1001 Belgesel Festivali’nin atölyelerle desteklenen zengin programı bunun en güzel kanıtı.
FESTİVALLER EVRENİNDE
Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğinde gerçekleşen festival programında yer alan yapıtlardan Rıza Oylum’un bir Ermeni ustanın iki kültür arasındaki yaşam serüvenini anlattığı ‘Yerli Yurtsuz’ yılın başarılı belgeselleri arasında. Bir diğeri de, kültürel yaşantımıza katkılarıyla tanıdığımız Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın (Halikarnas Balıkçısı) doğa ile ilişkisi üzerine odaklanan Orhan Tekeoğlu - Nurdan Tümbek Tekeoğlu’nun ‘Filos’ (Merhaba) belgeseli. Film, geçen hafta da İzmir’de Kadın Yönetmenler Festivali’nde gösterildi.
Festivallerden söz açmışken önümüzdeki hafta (2 Mayıs’ta) İstanbul, Ankara ve İzmir’de eşzamanlı başlayacak. 21. İşçi Filmleri Festivali’nden söz etmemek olmaz. Festival, İstanbul’da Hüseyin Karabey’in Kadir İnanır’ın sinema yaşamını konu alan belgeseli ‘Kuzeyden Gelen Adam’, İzmir’de Mert Güncüer’in Fuat Saka üstüne belgeseli ‘Bir Sürgünün Not Defteri: Misina’, Ankara’da Nur Tuğçe Biga’nın ‘Merhaba Ankara: Büyük Öğretmen Yürüyüşü‘ belgeseli ile başlayacak. İşçi Filmleri Festivali üç kentin ardından yıl içinde ülkemizin farklı kentlerine de ulaşacak. Bu yarışmasız, sponsorsuz ve ücretsiz festivali gönülden kutluyorum.
