Yaptırımlar ya da başka yollarla savaş
Siyasi söylemde insan hayatını koruduğu iddia edilen ve devletleri disipline etmeye yönelik bir araç olan ekonomik yaptırımlar, genellikle savaşın insani bir alternatifi olarak sunulur. Uluslararası toplumun bombalara, işgallere ya da kara birliklerine başvurmadan baskı kurmasının bir yolu olarak anlatılır. Ancak, bu tezin ahlaki netliği, bu önlemlerin toplumlar üzerinde yarattığı uzun vadeli sonuçlar incelendiğinde çok daha az ikna edici ve son derece sorunlu hale gelir. Geleneksel savaşlarda şiddet anlık, görünür ve doğrudan yaşanırken; yaptırımlar, bir hastalığın vücuda yayılması gibi, ekonominin her katmanına, kurumlara ve günlük yaşama nüfuz eder. Yaptırımların ağırlığı altında ekonomi çöker, temel kamu hizmetleri bozulur; hastaneler, hayat kurtaran ilaçları ve hayati tıbbi ekipmanları temin etmek için çaresizce mücadele eder. Gerçekte, baskı altında olan sadece hükümetler değil; yaşam koşulları giderek kötüleşen ve çoğu zaman yoksulluğa ve çaresizliğe sürüklenen bütün halklardır.
ÖLÜMCÜL İNSANİ MALİYET
Yaptırımlar, devletlerin en etkili zorlama araçlarındandır, ancak insani bedeli çoğu zaman ağır ve ölümcüldür. The Lancet Global Health dergisinde yayınlanan ve Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi tarafından yürütülen bir araştırmaya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa Birliği (AB) tarafından uygulanan yaptırımların, 1971-2021 yılları arasında 38 milyon kişinin ölümüne katkıda bulunduğu hesaplamıştır. Tek taraflı yaptırımlar ölüm oranlarını artırırken, BM yaptırımlarında böyle bir ilişki yoktur. Araştırmacılar, BM’nin kararlarının daha fazla kamu denetimine tabi olmasının bu farkı oluşturduğunu belirtmişlerdir.
BUNA DEĞDİ Mİ?
1990’larda Irak’a uygulanan yaptırımların çocuk ölümlerine etkisiyle ilgili BM verileri, ambargo nedeniyle yaklaşık yarım milyon çocuğun hayatını kaybettiğini gösteriyordu. Bu trajediyle ilgili, gazeteci Lesley Stahl, 60 Minutes programında o dönemde ABD’nin BM Büyükelçisi olan Madeleine Albright’ı, ABD’nin Irak halkı üzerinde uyguladığı sıkı yaptırımların yıkıcı etkisi hakkında sorguladığında, "Yarım milyon çocuğun öldüğünü duyduk. Demek istediğim, bu Hiroşima’da ölen çocuk sayısından daha fazla. Buna değdi mi?" diye sordu.
Albright’ın, "Bedelin, bizim düşüncemize göre, buna değdiğini düşünüyoruz" dediği ürpertici itirafı, sivil acıların siyasi hedefler için kabul edilebilir bir maliyet olarak görüldüğü, yaptırım yanlılarınca sıklıkla başvurulan ahlaki muhasebeyi özetlemektedir.
TOPLU CEZANIN YÜKSELİŞİ
Küresel Yaptırımlar Veritabanı’na göre, 2010–2022 döneminde tüm ülkelerin %25’i ABD, AB ya da BM tarafından bir tür yaptırıma maruz kalmıştır. Bu oran, 1960’lardaki ortalama %8’lik oranla çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır. Bu yaptırımlar güvenlik ve diplomasi diliyle çerçevelenseler de sıklıkla toplu ceza işlevi gördüğünden, uluslararası insancıl hukukun temel ilkeleriyle çelişmektedir. Sonuçta, yaptırımlar bir halkı teslim olmaya zorlamak için gıda ve temel malzemeleri kesen Orta Çağ kuşatmalarının modern zamanlardaki tezahüründen başka bir şey değildir.
Baskıyı uygulayan ülkelerin bu tür politikalarının ardındaki niyeti, şaşırtıcı bir açıklıkla dillendirmekten kaçınmadığını biliyoruz. Tıpkı Küba ambargosuyla ilgili olarak, Devlet Bakan Yardımcısı Mallory’nin kaleme aldığı memorandumda yazdığı gibi: "…Küba’ya para ve malzeme girişini engellemek, parasal ve reel ücretleri düşürmek, açlık, umutsuzluk yaratmak ve hükümeti devirmek amacıyla en büyük ilerlemeyi kaydedecek bir eylem çizgisini gerektirecek olumlu bir kararın sonucu olmalıdır."
ETİK PARADOKS
Bu noktada sormamız gerek: Yaptırımlar gerçekten savaştan daha mı az şiddetlidir, yoksa sadece şiddetin biçimini mi dönüştürmektedir? Mantık, idam yöntemi olarak ölümcül enjeksiyonu haklı çıkarmak için kullanılan argümana benzemektedir. Ölümcül enjeksiyon sıklıkla idamdan daha insani olarak sunulur. Prosedür klinik, kontrollü ve sterildir. Ancak temel gerçek değişmez: Devlet tarafından bir hayat kasıtlı olarak sonlandırılmaktadır. Şiddet ortadan kalkmamıştır; sadece daha az görünür hale getirilmiştir.
Yaptırımlar da benzer bir ahlaki zeminde yer alır. Bu, devletlerin muazzam zorlayıcı bir güç uygularken aynı zamanda ölçülülük iddiasında bulunmalarına olanak tanır. Oysa yaptırımlar, ekonomik yoksunluk yoluyla yapısal zarar üretir, anlık zayiatlar yerine, uzamış sosyal ızdırap yaratır. Sonuçta ortaya çıkan, genellikle daha kalıcı yapısal bir şiddet biçimidir.
TEK TARAFLI ZORLAMANIN HAKİMİYETİ
Son on yılda, tek taraflı yaptırımlar dış politikanın giderek daha baskın bir aracı haline geldi. BM İnsan Hakları Konseyi, 2025 yılındaki 66. oturumunda bu durumun yarattığı sorunu şöyle dile getirmişti: "Halihazırda, ABD’nin 8.000’den fazla aktif yaptırımı dünya nüfusunun yaklaşık üçte birini etkilemektedir. Bu tek taraflı yaptırımlar, her yıl tahminen yarım milyon fazla sivil ölüme neden olmakta olup, bu bedel silahlı çatışmalardaki can kaybıyla karşılaştırılabilir düzeydedir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin onayı bulunmayan ve bağımsız devletleri ekonomik olarak boğma yoluyla zorlamaya çalışan tek taraflı yaptırımlar, egemenlik eşitliği ve müdahale etmeme ilkeleri dahil olmak üzere, BM Şartı’nın temel ilkelerini ihlal etmektedir.”
Bu dinamik, insanlık tarihindeki adalet ve güç gerilimine dair en kalıcı yansımalarından biri olan Thucydides’in ünlü Melos Diyaloğu’nu akla getirir. Peloponnesos Savaşı sırasında, güçlü Atina şehri, küçük Melos adasının teslim olup imparatorluğuna katılmasını talep eder. Meloslular tarafsız kaldıklarını savunur ve tanrılar ya da Sparta’dan gelecek yardımın onları koruyacağı umuduyla adalete başvurur. Atinalılar bu ahlaki argümanları reddederek, devletlerarası politikada hala bir anlamda geçerliliğini koruyan, adaletin yalnızca eşit güce sahip taraflar arasında söz konusu olduğu ve "Güçlülerin yapabildiklerini yaptığını, zayıfların ise katlanmak zorunda olduklarını” söyler. Melos’un teslim olmasını, yoksa yok edilmeyle karşı karşıya kalacağını vurgular. Meloslular bunu reddeder. Atina sonunda adayı ele geçirir, tüm erkekleri öldürüp, kadınları ve çocukları köle yapar.
HALK SAĞLIĞI SORUMLULUĞU
Yaptırımların potansiyel faydalarının kabul edilmesi, insani maliyetlerini örtbas etmede kullanılamaz. Hak temelli bir bakış açısıyla, yaptırımların can kayıplarına yol açtığına dair kanıtlar, kullanımlarının askıya alınmasını savunmak için yeterli bir neden olmalıdır. Yaptırımlar uluslararası diplomasinin bir parçası olarak kalacaksa, askeri güce uygulananla aynı titiz etik incelemeye tabi tutulmaları gerekir. Ancak günümüz pratiği güç politikalarının hep baskın olduğunu gösteriyor. Ülkeler devletlerarası hukuku ısrarla görmezden geliyor; diğerleri ise bu girişimleri ya aktif olarak destekliyor ya da sessiz kalıyor, ve böylece ortaya çıkan ızdırapta fiilen suç ortağı haline geliyorlar. Böyle durumlarda, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve BM gibi kurumlar, somut sonuç doğurmayan kararlar üreten kuruluşlara dönüşme riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bir politika, sistematik olarak yaygın hastalığa, açlığa ve önlenebilir ölümlere katkıda bulunuyorsa, diplomatik bir araç olarak adlandırılamaz. Savaşın küresel bir sağlık krizi olarak kabul edildiği gibi, ekonomik yaptırımların ölümcül sonuçları da halk sağlığının ve uluslararası sorumluluğun merkezi bir endişesi olarak ele alınmalıdır.
