Gazeteciler hedefteyse hükümet gerçeği saklıyordur
Pazar günü Kadıköy’de düzenlenen Gazetecilere Özgürlük eyleminde İsmail Arı’yla göz göze geldik. Meslektaşlarının ellerinde yükselen resmi, durmak bilmeyen yağmura direnen şemsiyelerin arasından bana bakıyordu. İsmail’le ilk kez bir BirGün buluşmasında karşı karşıya gelmiş, sohbet etmiştik. İçimden, “En sonunda tanıştım şu yaman gazeteciyle” diyordum. İsmail Arı gerçekten de yaman bir gazeteci, çıkacak ve yine yazmaya devam edecek.
İsmail sadece yolsuzlukları, tarikatların içyüzünü haber yapmıyor, çevre sorunlarını da haberleştiriyor. AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’e ait Giresun’daki madenin atık havuzunun taşıp doğayı kirlettiğini ilk İsmail’in haberiyle öğrenmiştik. Çok değil üç gün önce aynı madenin atık havuzunda yine sızıntı oldu. Hükümetin ilk haberden hemen sonra madeni kapatıp sorumluları cezalandırması gerekirken, haberi yapan gazeteciyi tutuklayıp susturmanın peşine düştüler. İsmail Arı’nın neden tutuklandığının en sıcak örneği gibi bu durum.
İsmail’in ve diğer tüm tutuklu gazetecilerin bir an önce serbest bırakılmaları gerek. Hükümetin halktan gizleyecek bir suçu yoksa gazetecilerden de korkmasına gerek yok. Arkadaşlarımız içerde kaldığı sürece bilin ki dışarda birileri hak yiyor, zulmediyor veya doğayı kirletiyor.
∗∗∗
Hükümet, gazeteciler üzerinde kurduğu baskısının bir benzerini de doğasını korumak isteyenler üzerinde kurmaya çalışıyor. Çevre mücadelelerinden tanıdığımız Polen Ekoloji’den Cemil Aksu da iki aydır tutuklu. Türkiye’de kömürlü termik santrallere karşı direnişin önemli mücadelelerinden İkizköy’den Esra Işık da birkaç gün önce tutuklandı. Işık, YK Enerji’nin Muğla’daki termik santralları için Akbelen Ormanı ve zeytinlikleri yok ederek kömür ocakları açmasına karşı çıkıyordu. Yaşadığı yeri, geçim kaynağı toprağını ve ağaçlarını korumaya çalışıyordu. Akbelen Ormanı çevresindeki 679 parseli hedef alan kamulaştırma kararına sadece o değil 96 yurttaş itiraz etmiş, yürütmeyi durdurma talebiyle dava açmıştı. Hükümet ise yargı kararını bile beklemeden taşınmazların bedel tespitine başladı. Belli ki Limak Enerji ve IC İçtaş’ın özelleştirme sonucu aldığı YK Enerji süreci hızlandırmaya çalışıyor.
Bu noktada şunu da hatırlatmak gerek. Buradaki facianın tek sorumlusu kömür santralları için doğayı yok etmeyi göze almış şirket değil. Biri 1986, diğeri 1993 yılında çalışmaya başlamış, yıllarca bölgeye hiçbir arıtma yapmadan zehir salmış bu iki termik santralı kapatmak yerine özelleştirmeyi tercih eden mevcut hükümet ve Enerji Bakanlığı da yaşananlardan sorumlu. Yaşlarına ve iklim krizi nedeniyle kömürden vazgeçmenin kaçınılmaz olduğunun bilinmesine rağmen, santralları kapatmak yerine 2014 yılında özelleştirerek çalışmaya devam etmelerine yeşil ışık yakılmasa, bugün Akbelen Ormanı ve civarında bambaşka bir hayattan bahsedecektik.
∗∗∗
Çernobil’in 40. yıldönümü yaklaşıyor, hafızamızı canlandıralım. Bu akşam (3 Nisan 2026) İstanbul’daki Salt Galata’da “Toprakaltından Topraküstüne: Türkiye ve Nükleer Felaketler” başlıklı bir söyleşi var. Söyleşi bizi 40 yıl öncesine, çayımızdaki radyasyonla farkettiğimiz nükleer tehlikeye götürecek ve son 40 yılın nükleer enerji macerasına bir ışık tutacak. Söyleşide yönetmen ve akademisyen Can Candan, kimyager İnci ve Ali Gökmen ile sanatçı Onur Gökmen bir araya gelecek. Onur Gökmen’in “Toprakaltı” sergisi de Türkiye’nin radyasyonlu çayla imtihanını merak edenler için görülmeye değer.
Prof. Dr. İnci ve Ali Gökmen 1986 yılında ODTÜ’de öğretim üyesiydi. Çernobil sonrası Türkiye’yi kaplayan, Trakya ve Karadeniz bölgelerinde yağmurlarla etkisi artan radyasyonun izine her gün içtiğimiz çayda rastlamışlar ve halk sağlığı için işlerini kaybetme pahasına verileri kamuoyuyla paylaşmışlardı. O zamanki Atom Enerjisi Kurumu yönetimi, YÖK ve hükümetten aldıkları tehditlere rağmen de geri adım atmamışlardı. Türkiye, nükleer enerjinin anlatılmayan yüzünü Çernobil sonrası çayda, fındıkta, toprakta rastlanan radyasyonla tanıdı.
