Savaş, gübre ve bağımlılığın faturası
Gıda egemenliği hareketleri, son yıllarda artan şekilde savaş karşıtı söylemin de ana taşıyıcısı haline gelmiş durumdalar. Bu durum, savaşın yalnızca insanların yaşamına mal olan askeri bir çatışma olmasının yanı sıra, aynı zamanda üretim araçlarına ve girdi tedarik zincirlerine yönelik yapısal bir müdahale olduğunun çiftçiler nezdinde giderek daha net görülmesinden kaynaklanıyor.
28 Şubat itibarıyla ABD-İsrail’in İran’a açtığı savaşın da teyit ettiği üzere, savaşın uzun vadeli küresel etkilerinin şiddetlenmesinde, gıda sistemine bağlı yapısal sorunlar da merkezi halkayı oluşturuyor. Girdide dışa bağımlı olan, gelişmekte olan ülkeler için bu durum yalnızca bir fiyat artışı getirmekle kalmıyor. Üretim sürekliliğinin aksaması ve buna bağlı olarak geniş toplum kesimlerinin geçim sorununun derinleşmesi anlamına gelecek görünüyor.
Türkiye de ne yazık ki bu tablonun kırılgan örneklerinden biri. Her ne kadar petrol kadar dikkat çekmese de savaşın gübre üzerindeki etkisi de ilk birkaç günde şiddetlendi. Ülkemizin ihtiyaç duyduğu gübrenin yaklaşık yüzde 90’ını ithalatla karşıladığımız gerçeği bir kez daha kendini hatırlattı. Buna karşın 6 Mart'ta Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla üre bazlı sıvı gübre, amonyum sülfat ve amonyum nitrat gübrelerinin ithalatındaki gümrük vergisi sıfırlandı. Buradaki niyet anlaşılır. İthal maliyeti düşerse fiyatlar geriler ve çiftçinin üzerindeki baskı hafifler diye düşünülüyor. Zira Gübre Üreticileri, İthalatçıları ve İhracatçıları Derneği'nin (GÜİD) açıklamasına göre küresel gübre fiyatları krizin başından bu yana yüzde 20 ile 25 arasında artmıştı. Ancak vergi indiriminin bu artışı telafi edebilmesi şimdilik mümkün görünmüyor.
Bunun en başlıca sebebini gıda sisteminin yapısal sorunları oluşturuyor. Örneğin, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın gübre stoklarının yeterli olduğunu ve arz güvenliğini tehdit eden bir durum bulunmadığını yinelese de bu piyasaya güven verememiş görünmekte. Keza Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK), gübre satışlarını durdurup fiyatlara seri zamlar yaparken bölge birliklerinden izin alınmadan ortaklara gübre verilmemesi kararı aldı ve satışları da karneye bağladı. Bu tablo da bizlere savaşa bağlı ortaya çıkan gübre krizinin, yapısal sorunlar ve idari bir kilitlenmeyle derinleşmekte olduğunu göstermeye yetiyor. Aynı şekilde gümrük vergisinin sıfırlanmasının, gübre tedarikindeki aksamalara bağlı üretim düşüşü gibi olası risklere yanıt üretmeye yetmeyeceğini de gösteriyor.
Kamu, fiyat oluşumuna çiftçi lehine müdahil olmadığı sürece bu indirimin etkisi sadece ithalatçı şirketler için bir avantaja dönüşmekle sınırlı kalacaktır. Sonuçta alım gücü zaten hayli düşük olan çiftçi üretimi azaltmaktan başka yol bulamayacaktır.
ÖZELLEŞTİRMENİN MİRASI
Bu yapısal kırılganlık birdenbire oluşmadı. Bugünkü tablo, birbiri ardına alınan politika kararlarının birikimli sonucudur. Necdet Oral, Türkiye Tarımında Kapitalizm ve Sınıflar kitabında bu sürecin adımlarını belgeler. Buna göre gübrede serbestleşme 1984’te fiyatların dolara endekslenmesiyle başladı; 1986’da ithalat ve ihracat da serbest bırakıldı. Tarımsal girdilerdeki bu hızlı serbestleşme, TİGEM ve TZDK gibi kamu kuruluşlarının varlık nedenini fiilen ortadan kaldırdı. Süreç, 2004-2005 yıllarında TÜGSAŞ’a ait gübre fabrikalarının tümünün özelleştirilmesiyle tamamlandı. Böylece sektörün yaklaşık yüzde 45’ini kontrol eden kamunun gübredeki işlevi tarihe karıştı. Özelleştirme öncesinde Türkiye'nin gübre üretiminin yüzde 90’ından fazlası ikisi kamu (TÜGSAŞ ve İGSAŞ), dördü özel sektör olmak üzere altı kuruluş tarafından gerçekleştiriliyordu. Ancak özel sektörün pazar payının tümü üretimden gelmiyordu, ithalat ve pazarlama da bu payın içindeydi. Bu ayrım önemli çünkü özelleştirme, üretim kapasitesi özel sektöre devredilirken özel sektörün üretimden değil ithalattan kazanma güdüsü de beraberinde pekiştirilmiş oldu.
Necdet Oral’ın yıllar önce kaleme aldığı tablo her yeni krizde kendini yeniden doğruluyor: Sanayiciler maliyet artışını gerekçe göstererek gübreye zam yaparken, tarımsal ürün fiyatları baskı altında tutuluyor, gübre tüketimi ile çiftçinin alım gücü arasındaki makas açıldıkça üretim de geri çekiliyor. Kırk yıllık serbestleşme ve özelleştirme dalgasının bıraktığı bu miras, pek tabii gümrük vergisi indirimiyle çözülemez. Stokçuluğa ve fiyat artışlarına karşı etkili denetim mekanizması, çiftçiye doğrudan gübre desteği ve dış bağımlılıktan kurtulmayı sağlayacak kamucu politikalara yönelik adımlar atılmaksızın her yeni kriz bir sonrakinin habercisi olmaktan öteye geçmeyecek.
Şunu da hatırlatmadan geçmeyelim, bugün gübre fiyatlarını uçuran gıda sisteminin mimarıyla savaşın faili aynıdır. On yıllardır dayatılan serbest piyasa reçeteleriyle gelişmekte olan ülkelerin üretim kapasitesi, emperyal bir hakimiyet stratejisi lehine sistemli olarak tasfiye edildi. Türkiye’nin gübredeki bağımlılığı bu reçetenin faturasıdır.
