Corç
“Yumurta fiyatlarına zam gelince bahçede bir köşeyi telle çevirerek bir kümes yapmaya karar verdim. Tavukları bulmak zor olmadı ama horoz adaylarını bir türlü gözüm tutmuyordu. Filmlerde görülen o heybetli horozlardan arıyordum ama bizim oraların horozları tıpkı köy kahvesindeki ihtiyarlar gibi omuzları çökmüş yorgun emeklilere benziyordu. Derken aklıma Denizlili bir arkadaşım olduğu geldi, telefonu açtım ve ondan bir horoz istedim. Horozu bana hemen ertesi gün yolladı. Bu hayal ettiğimden bile çok daha heybetli bir horozdu. Boyu tavukların iki katıydı, ibiği bir Mohikan şefinin punk saçları kadar dikti, vücudunu kaplayan kat kat gür tüyler onu bir horozdan ziyade Anadolu’da artık çok az görülen ak kartala benzetiyordu. Ona Kökler’deki “Horoz Corç”un adını verdim.
Corç’u tavukların yanına yerleştirdik. Bu yeni mekanı ve kuzeyli dilberlerden oluşan haremini pek gözü tutmamış gibiydi. Haksız yere hapse atılan bir aydın gibi kafasını dik tutarak bahçede bir iki volta attı. En çok sesini merak ediyordum ama gıkı çıkmıyordu. Arkadaşım telefonda: “Sabahın ilk ışıklarıyla coşar merak etme” dedi. Gece kulağım kirişte uyudum, sabah ezanlarıyla beraber Corç ilk ötüşünü yaptı. Ama nasıl bir ötüş... Bu ses tıpkı cüssesi gibi, bildiğim tüm horoz ötüşlerinden görkemliydi.
Bahçeye çıkıp Corç’u izlemeye başladım. Tirilye yamacındaki evimizden Marmara denizine yüzünü dönen Corç ötmüyor, adeta haykırıyordu. Türkiye’nin adalet sistemi gibi Denizli’nin de denizi yoktu. Corç hayatında ilk kez böyle büyük bir su birikintisi görmüştü. Denize karşı böyle acılı bir sesle yakarması bu manzara karşısındaki hayretini mi gösteriyordu? Yoksa memleketinde bıraktığı dostlarını, eşlerini, köyünü mü özlüyordu? Garibimin yön duygusu olmadığı için Denizli’ye tam ters yöne yakardığının farkında değildi ama bir kuştan her şeyi beklemenin de lüzumu yoktu.
Günün ilk ışıklarını vurduğu denize karşı uzun uzun ötmesini biraz da duygulanarak izledim. Corç öttü, öttü, öttü... Ve öldü. Tak diye yana........
© Birgün
