Sosyalist hareket neden topu ayağında tutuyor?
Futbolun tarihi, ona sahip çıkmaya çalışanlarla onu denetlemek isteyenlerin tarihidir demek yanlış olmasa gerek. Tarihi boyunca toplumsal çatışmaların, sınıf mücadelelerinin ve kolektif kimliklerin kurulduğu alanlardan biri oldu.
Orta Çağ İngiltere'sinde köylülerin günler süren maçları üretimi aksattığı gerekçesiyle yasaklandı. Sanayi kentlerinde yeniden işçi sınıfının oyunu olarak büyüdü. Sömürgelerde ise, efendilerle eşit koşullarda karşı karşıya gelmenin ve bastırılmış öfkeyi görünür kılmanın yollarından birine dönüştü. Eduardo Galeano'nun anlattığı gibi[1], futbol birçok yerde ezilenlerin kendilerini ifade edebildikleri, kolektif bir kimlik kurabildikleri ve gündelik hayatın hiyerarşilerine meydan okuyabildikleri nadir alanlardan biri oldu.
Dolayısıyla sosyalist hareketin futbola ilgisi de tesadüf değildir. Sosyalistler uzun zamandır siyasal mücadeleyi anlatırken futboldan ödünç alınmış kavramlara başvuruyor. "Oyunu kurmak", "önde basmak", "topa sahip olmak" gibi ifadeler strateji tartışmalarının doğal bir parçası haline geliyor. Fakat bu metaforların kendisi de futbol gibi değişiyor. Bugün siyaset üzerine düşünmek için önce futbolun nasıl değiştiğine bakmak gerekiyor.
Dünya Kupası'nın düşündürdükleri
Geçtiğimiz haftalarda tamamlanan Dünya Kupası, futbola dair yerleşik kabulleri yeniden tartışmaya açmasıyla da dikkat çeken bir noktada duruyor.
Turnuva, daha başlamadan organizasyona yönelik eleştirilerle, başladıktan sonra ise hakem kararlarına yapılan müdahalelerle gündemden hiç düşmedi. Geriye dönüp baktığımızda, asıl düşündürücü olan başarıyı neyin belirlediğine dair ortaya koyulan yeni futbol anlayışıydı.
Kâğıt üzerinde bakıldığında turnuva bir yıldızlar geçidiydi. Belki de son yıldızlar... Dünyanın en iyi futbolcularının aynı sahnede buluşmasına imkan sağladı. Mohamed Salah Mısır'ın, Cristiano Ronaldo Portekiz'in, Jude Bellingham İngiltere'nin, Lionel Messi ise Arjantin'in umutlarını sırtladı. Birçok maçta bu oyuncuların bireysel yetenekleri sonucu belirledi. Bir pas, bir şut ya da tek başına yarattıkları bir an takımını galibiyete taşımaya yetti. Fakat turnuva ilerledikçe başka bir gerçeğin daha görünür hale geldiğini söyleyebiliriz diye düşünüyorum: Büyük oyuncular büyük takımlar yaratmaya yetmiyordu.
Tek başına en iyi oyunculara sahip olmak, kupaya uzanmak için yeterli değil. Çünkü futbolun belirleyicisi "Takım birlikte nasıl oynuyor?" sorusu etrafında şekilleniyor.
Bunun temelinde ise oyunun mantığı yatıyor. Futbolda daha çok topa sahip olma, rakibi bire bir geçme ya da yıldız oyuncunun kilidi açması üzerinden dönen bir anlatı var.........
