Kürtlerin ‘yetimler ittifakı’ çığlığı
Yakın zamanda Metis Yayınları’ndan çıkan ve Murathan Mungan’ın 70. Yılı sempozyumunun konuşmaları ve bildirilerinden oluşan “Tekil Kalabalık” kitabına ad olan Gaye Boralıoğlu metninin son paragrafında okuyunca, yayımlandığı ay okuduğum John Berger’in “Hoşbeş” kitabındaki ifadeyi yeniden anımsadım.
Gaye “teneke tiranlar”ın hükümran dünyasında “yetimler ittifakı”nın edebiyattaki aktörü olarak Murathan’ı işaret ediyordu metninde.
Buradan yola çıkarak tekrar Berger’in Hoşbeş’inden “Yetimler İttifakı” mevzuunu hatırla(t)maya ihtiyaç var. “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm,” diyor üstat John Berger ve ekliyor “Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız…Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler.”
Galiba buradan yürümeye, sığ çığırtkanlıklara değil, altyapısı güçlü, edebi ve karşılığı olan sığınaklara her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu zamanları yaşıyoruz.
Yetimlik; biyolojik olarak babadan mahrum kalmaktır. Evet bir anlamıyla “eril” bir sahipsizliği ifade eder yetim olma hâli. Sonuçta Doğu toplumları ana’yı yok saymadan “baba” bir anlamıyla aileyi ayakta tutan olarak kabul görür.
Bugünün dünyasında “yetim” babasızlık dışında bir nevi sahipsiz-kimsesizliktir. İşte o kimsesizlerin kendilerine dayatılan kirletilmiş dünyanın haline karşı birbirleriyle, kendi gibi olanlarla bir olup güçlü bir kendi kimseliğinin çığlıksal varoluşuna ihtiyaçları var ve bunun farkındalar da sanki.
Çok yazıldı, çok da konuşuldu. Adına “Kürt meselesi” denilen milli “mesele” orta yerde mevcut haliyle olanca çözümsüzlüğünü sürdürdükçe de daha çok yazılır ve konuşulur.
Fanon “yeryüzünün lanetlileri” kavramını kullanmıştı ya Cezayir’de ünlü kült kitabında. Kürtler de Ortadoğu’nun “lanetlileri” haline dönüştürüldü maalesef. Her bir parçası bir “yaban”ın elinde ve hoyratça; dili, kültürü, kimliği hakkı-hukuku gaspedilen bölünmüş bir halk tezahürü ile…
Yine Frantz Fanon “Siyah Deri Beyaz Maskeler” kitabında çok somut bir soru sorar: “İnsan ne istiyor? Siyah insan ne istiyor?” Şimdi bunu bugüne güncellediğimizde; ‘Kürt insanı, sahi ne istiyor ki!’ sorusu orta yerde duruyor. Yanıtı ayan beyan olsa da, kendini saf’a vuranın ilk sorusudur bu. Hâlbuki tek cümledir: Kendinize ne istiyorsanız onu…
Bunca farklı soydan ve boydan; İslamcısı, solcusu, Kemalisti, ateisti, cemi cümlesi Kürde karşıtlık üzerinden IŞİD seviciliğinde buluşup orta yere bütün kirliliklerini boca ederek her türlü etiği de yok saymayı ihmal etmeden “Kürt yalnız anasını değil! Hiçbir sevdiğini görmesin” istiyor günün sokağa düşen izlerinde…
Arap, Fars, Türk muktedirliğinin; Kürdü zaman zaman yok saydığı, bir şekilde yarım ağızla var saydığında da adeta “fitre, zekât” kabilinden kırıntı “hak vericiliğe” indirgediği bir etnik tebaa işte Kürt dediğin. İtaat-biat et ve verilenle yetin, halına şükret. Yoksa…sonunu sen düşün!
Şimdi epeydir Suriye’yi konuşuyoruz ya! Ve dahi Kürtlerin gündem tutan siyasetiyle Rojava’yı…
Olan biten tam da bu. Devletler düzeyinde yeniden ilişkilenme ve düzenleme yaşanırken, sömürge olması bile kabullenilmeyen Kürdün, dünyanın gözü önünde kelimenin tam anlamıyla “boğazlanma” hali yaşatılıyor. Yetmiyor, kısa-kesik adeta her parçası birkaç dakikalık sosyal medya fragmanları şeklinde her türlü eza-cefa-zulüm izlettiriliyor tebaya!
Yine John Berger’in tespitine dönersek; Yetimler İttifakı’yla “biz olmaya” ihtiyacımız var. Çünkü zalimlerin dünyasında kalmışız bir başımıza, bir başına ve yalnız… (ŞD/TY)
"Bir ölü gerçekliği ifade ediyor, hasta değil, yaralı da değil, ölü bir gerçeklik.”
Abdullah Öcalan
Perspektif, Serxwebûn 521. Sayı
İngiliz filozof Thomas Hobbes’un Leviathan kitabında geçen “İnsan, insanın kurdudur” sözünü bağlamından çok da uzaklaştırmadan baktığımda bana Rusya-Ukrayna savaşında Yakut askerin Ukraynalı askeri silah ve bıçakla öldürmeye çalışırkenki hallerini hatırlattı. Ukraynalı asker yaralıyken diğer askerin onu ısırmasında, çiğ çiğ yeme arzusunu gördüm nedense. Ukraynalı asker, karşısında onun kolunu parmaklarını ısırarak koparmaya ve yemeye çalışan diğer askere, onu insanca ölüme bağışlaması için ricada bulunuyordu. İnsan yemek (cannibalizm) hiçbir zaman ilkel bir davranış değildi. Çıplak ve dilsizken de bu vardı. Takım elbiseli ve bir dili varken de böyle.
Rojava’da biyopolitik bir savaş sürüyor. Deniz Çiya’nın bedeninin yüksek birden atılması, teşhir edilmesi. Kadınların örgülü saçlarının kesilmesi, Diyar Koç’un “bayrağı indirdiği” iddiasıyla kafatasının kemiklerini kırmak istercesine toplu şiddete uğramasının temelinde işte bu biyopolitik şiddet söz konusu. Biyopolitika, Fransız felsefeci Michael Foucault’dan mülhem bildiğimiz bir kavram. İnsanın ne olursa olsun hayatta tutulması ve her açıdan sömürülmesini esas alır. Öldürmez ama yaşatmaz da. Zombileştirir. Diğer insanları dizayn etmek, bir kurgu-insana dönüşmek için kullanılır. Kısaca ölümü gösterip sıtmaya razı etmek olarak da tanımlanabilir.
Irkçılık bağlamında değerlendirildiğinde de biyopolitikayı, bu kendini egemen ilân eden otokratik halkın çoğunluğu ve onun “bekçisi” olan devletin istemediği kişilere ve halklara uyguladığı meşrulaştırılmış zulüm araçları denilebilir. Ne yapar peki istemediği kişilere devlet ve onun mahdumları –“oğulları”– aç bırakır, dilini “kısar”, dilini sanki kesmiş küçülmüştür ve böylece sesi kısık çıkar. Hep aynı yemeği yedirir. Aynı kıyafetleri giydirir. Kendi toplumundan uzak tutar. Onlar hakkında efsaneler ve mitler uydurur. Canavarlaştırır, insansızlaştırır. Aklıma Kafka’nın Akademi İçin Bir Rapor öyküsünde bir maymunun giderek insanlaşma sürecini, hiçbir dil bilmezken –insan dilinden bahsediyorum– dil öğrenmesini ve bir makale sunacak kadar yetkin olmasını işlediği öyküsü geliyor. Bu da tam tersi, konuşanın giderek sesinin kısılıp dilsiz bırakıldığı, bedeninin Türkiye Cumhuriyeti Lokantası’nda bir yemek olarak servis edilmesini getiriyor.
Osmanlı İmparatorluğu,........
