“Toprağıma, suyuma, havama dokunma!”
Bir yudum suya, bir dilim ekmeğe, bir ağacın gölgesine, temiz havaya, toprağa... Muhtaç kalacağız, böyle devam ederse...
Memleketin çok sayıda ormanından, dağından, ovasından, tarlasından, kıyı ve nehrinden, şehrinden feryatlar yükseliyor. İnsanlar birbirinden ayrı ama ülkenin dört bir yanından haykırıyor:“Toprağıma, suyuma, havama DOKUNMA!”
Göller kuruyor. Göller...Belki de bu hoyratlığa, bu düşmanlığa kızıp terk ediyorlar yeryüzünü. Sular çekiliyor, kaçar gibi. Dev ve derin obruklar oluşuyor; güzelim doğa bir korku filmi efektine dönüşüyor.
Sanki yeni bir istila yaşanıyor. Öncesi yetmemiş gibi...Ama bu kez atlılar yok, kılıçlar yok…Bu kez dozerler var, sondaj makineleri var. Dinamitler patlıyor. Dağlar acımasızca deliniyor.Dört mevsim, yedi iklim, canım ciğerim ülkenin her karışı bir yağma ve talanla karşı karşıya.
Her yere maden arama ruhsatı veriliyor. Her yere.Şehirler bile maden sahası ilan ediliyor.
Ve arama, tarama ruhsatı alan şirketlerin önemli bir kısmı yabancı.Yani çok uluslu tekeller. Yani emperyalistler.Yabancı şirketler, yerli sermaye ortaklığıyla gizli kapaklı değil, göstere göstere geliyorlar.
Yahu bu güzelim topraklara, ormana, tarım arazisine, dağa, taşa; her fırsatta, rastgele, neredeyse her isteyene plansız maden arama ruhsatı vermek nedir?Ya da dünya oluştuğundan bu yana özgürce, tertemiz, şırıl şırıl akan; avucumuzla su içtiğimiz nehirler, ırmaklar ve derelere, deyim yerindeyse canavarca hislerle, acımasızca HES........
