menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Biz bir “Murat” daha kaybettik, daha da çok eksildik…

60 0
26.10.2026

Bir diğer Murat’ı da kaybettik ve umudumuzdan da eksildik.[1] Ardından Tanıl Bora ve Ertuğrul Kürkçü çok güzel yazılarla andılar onu; Türkiye solunun kültürel hafızasının peşinden hiç “ayrımcılık” yapmadan, inatla koşarak, her bir anlatıyı ısrarla bize ulaştıran –Adıgece boy adıyla– Bjeduğ Murat (Özdan)’ın kıymetini dillendirdiler.[2] Ancak “bizler”, onun kaybının Çerkesler için de ne kadar büyük olduğunu dillendirmede geciktik. Bu yazı, bir yandan Türkiye solunun tarihi için önemli birer belge niteliği taşıyan yazılar yazar, Çerkeslik hallerimize değen her konuda kalemini kullanırken, diğer yandan kötüleşen sağlığıyla yıllardır mücadele eden kardeşimiz Murat’ı bu mücadelesinde yalnız bırakmış olmanın büyüttüğü acıyla, gecikmiş bir af dileme yazısı… Bir başka nedenle daha bizi bağışlasın Murat. Kayıplarımızın yasını bile gereğince tutamadan her gün bir başka derde sürüklendiğimiz günlerden geçiyoruz –ve kim bilir, belki de bu erken terk edişler de zaten bu yüzden– onunla bir yazıyla olsun vedalaşmamız da bu yüzden gecikti. Şimdi Sevda ve Erol olarak biz, ilk gençliğimizde onu tanımanın onuru, ama arkasından çok görüşememiş olmanın hüznüyle önce sırayla, ardından da birlikte, Murat’ı önce hayatımıza girdiği günlere dönerek, sonra da yazılarıyla hayata ve bizlere kattıkları üzerinden onu anacağız.

Yazar ve araştırmacı Murat Bjeduğ toprağa verildi

“Biz” ve daha kaybettiğimiz niceleri, Türkiye’nin farklı bölgelerinden, hatta Suriye, Ürdün ve İsrail’den gelmiş; Murat gibi Bjeduğ, Erol gibi Şapsığ, benim gibi Oset/Iron; sonra Kaberdey, Besleney, Çeçen, Abzeh, Abhazlardık... Birbirimizi, şimdilerde adı “Ankara Çerkes Derneği” olan Kuzey Kafkas Kültür Derneği’nin, bozkır kışının ayazında buz gibi soğuk olmakla birlikte bize yuva sıcaklığı hissettiren binasında tanımış ve “yoldaş” bilmiştik.

“Yoldaş” diyorsam dönemin özelliği gereği ve elbette aramızda –başka bir yerde karşılaşsalar belki kavga edebilecek şekilde ayrışmış– ama kalbi nihayetinde solda atan her fraksiyondan olanlar vardı. Yoldaşlıklarını kaşenliğe ve eşliğe çevirenler de. Ama esas olarak, sanki kolektif hafızamıza gömülü bir yaranın birleştirdiği yerden, hepimiz –üstelik birbirimizi öyle derinden de bilmeden– çok güçlü bağlarla kardeştik. Henüz yaralarımızı yarıştırmıyorduk, kendimize “muhacir” diyorduk; ülkenin “asli unsurları” olduğumuzu düşünmekten, diaspora olduğumuzu söylemeye henüz başlamamıştık. Bazılarımız var olmak için anavatanlara dönmekten başka çare olmadığına, diğerlerimiz ise var olma mücadelemizin Türkiye’nin sosyalist devrimle demokratikleşmesine bağlı olduğuna ve bu yüzden burada mücadele vermenin gereğine inanıyorduk. Ama birbirimizi de işte yoldaş, olmadı kardeş sayıyorduk.

Bilenler bilir, eğer bir azınlık mensubuysanız –bu yüzden aramızdan biri gidince çok eksiliyoruz– ilk tanıştığınız birinde yakaladığınız bir gırtlak sesi veya beden dili; taşıdığı isim, Türkçeleştirilmiş bile olsa boyunu gizlice fısıldayan soyadı; hatta tipik “Memleketin neresi?” sorusuna verdiği “Reyhanlılıyım”, “Uzunyaylalıyım” vb. gibi bir cevap; şimdilerde telefon zili yerine geçen bir müzik… Hepsi size hemen karşınızdakinin “bizden”, hatta “hangi bizlerden” olduğunu söyler. Birbiriniz hakkında çok da fazlasını bilmeden –Çerkesler zaten hem özel yaşamlarından söz etmeyi sevmez, doğrusu hem pek de beceremezler– aranızda hemen bir sıcaklık, teklifsiz bir yakınlık ve karşılıklı güven kurulur. Lafı onunla nasıl tanıştığıma getirmeye çalıştığım Murat, Merih Taymaz ile editörlüğünü yaptığımız kitapta yayımlanan yazısında,[3] Türkiye’nin ırak bir köşesinde yaşadığı karşılaşmaya atfen, “bir Kafe’nin yarım dakika duyulmasının yaşadıkları yerler itibariyle bin beşyüz kilometre uzaklığı nasıl birden sıfıra indirdiğini” söyleyerek anlatıyor bu hemen oluşuveren güveni. Benim hayatımda da çok örneği var, ama birisi buna çok benziyor. O zamanlarki halimize not düşmek için alayım buraya.

Bir babavatan ziyaretimde, Vladikavkaz’dan Moskova’ya, sadece adını bildiğim amcam Boris’in evinde kalmak üzere gidiyorum. Bir asrı çoktan aşan bir kökle bağlı olduğum, daha önce varlığımdan bile haberdar olmayan, bir tek fotoğrafımı bile görmemiş Boris amcam beni havaalanında karşılıyor. Moskova’nın geniş bulvarlarında arabasıyla ilerliyoruz ama ortak dil arayıp bulamıyoruz. Ben hiç tanımamanın ve konuşamamanın yarattığı endişeyle, tam “ne işim var benim burada?” diye düşüncelere boğulmuşken, Boris amcam arabanın teybine usulca bir kaset koyuyor ve Murat’ın da andığı bir başka “birleştirenimiz” Kafe’nin tınısı yayılıyor. Kendimi birdenbire çocukluğumda, evimizde gibi, derneğimizdeki gibi hissediyorum. Aramızdaki asırları geçen uzaklığa rağmen kendimi bildik olanın verdiği huzura bırakıyor, karşılıklı birbirimize gülümseyerek, el işaretleriyle anlaşmaya çalışmamızı güven için yeterli sayıyorum.

İşte tam da böyle, karşılaşmalarımızda zamanları ve kilometreri aşan mesafe fark etmezdi; hangi boydan olduğunuz da önemli değildi. Benzer şeyleri dert ediyor olmamız, büyükler içeri girdiğinde hep birlikte ayağa kalkmamız, onlar gittiğinde şakalaşmalara, kaşenlik takılmalarına, duyduğunuz ilk akordeon sesiyle cegu yapmaya başlamamız yeterliydi. Evlerimiz zaten teklifsizce birbirimizindi. O sıralar hayatıma daha dün girip de abla bildiklerimin evi, cömertçe ısıtıldığı halde sıcak bulamadığım öğrenci yurdundan bin kat evla idi, beni bugün de hala unutamadığım bir sıcaklıkla kucaklıyordu.

Murat ile kardeşliğimiz/yoldaşlığımız ama, onun tesadüfen bir hemşehrisiyle karşılaşmasından farklı bir “buluşmayla” doğdu: Yani, yukarıda “yuva” diye nitelediğim şu dört bir diyardan gelip üniversite yıllarında buluştuğumuz Ankara Kuzey Kafkas Kültür Derneği’nde. Hem “yuva” derken kastım, doğarken kendimizi içinde bulduğumuz değil, seçtiğimiz türden bir “yuva”, onunla da sınırlı kalmayıp birgeleneğin yeniden-kurulduğu, öğrenildiği bir “okul”, ve hatta bir “mabet”.

Üst katının bir erkek yurdu olarak kullanıldığı, yönetim odasında daha çok Thamatelerin toplanıp aralarına yeni yeni katılmaya başlayan gençlerle birlikte politika konuştukları, bizim kendi aramızdaki tartışmalarla kimliklerimiz üzerinden politikleştiğimiz, bu arada büyük salonunda koro ve tiyatro çalışmalarının, ardından da eguav oynanıp cegu yapıldığı, haftasonları bahçesinde danslarımızın eğitimini aldığımız dernek binasında tanıdım Murat’ı. O Reyhanlı’dan, Erol Ankara’dan ama Düzceli; benim nüfus kâğıdımda Muşlu yazıyor ama İzmir’denim. Murat da Erol da benden birkaç yaş küçük. O yüzden pek aramıza katılmıyorlar aslında. Evet, bu ufak farkla bile bir yaş hiyerarşisi mevcut ama aradan elli yıl geçtiğine göre, şimdi bakınca aslında hepimiz daha “çocuğuz”.

Murat’ı daha yakından tanımam, biz daha “büyükler”in Türkiye diasporasında “zorunlu göç” –henüz “sürgün” kavramı dilimize tam yerleşmemişti– ile ilgili ilk tiyatro oyunu İstanbulaqo’yu[4] (bunu başrolde oynayan Melahat Bozkurt Sezgin’in sesinden dinlemek için burayı tıklayınız) sahnelemek; dans ekibimizin gösterilerini sergilemek; koromuzla (koromuzun 1979’de Ürdün’deki konserinden bir şarkı dinlemek için burayı tıklayınız) dilimizi –ki ben Ironca bile bilmiyorum– Adigece’yi yaşatmaya çalışmak için yollara düştüğümüz turneler de oluyor. Bütün bunlar kamusal alanda kimliklerimizi ifadelendirmek açısından hem çok yeni, hem deaslında dönemin koşulları içinde radikal. Bütün bu turnelerde Murat’ın rolü, Erol’un ikisinin birlikte yaptığı bu gönüllü işe koyduğu adla “tedarikçilik”; yani –küçükler ya– ekip giysilerimizin, müzik enstrümanlarımızın, dekorların vb. taşınmasına yardımcı olmak.

Yollar uzun, otobüsler konforsuz; İskenderun, Adana, Samsun hatta Amman yollarında –bu sonuncusuna neden gidemeyiş nedenim bende saklı– çoğunlukla yorgun ve uykusuzuz ama ne gam. Saatler boyu gülüşüyoruz, birbirimize takılıyoruz. Ama arada o da, Erol da günün ve Çerkeslerin politik gündemiyle ilgili öyle laflar ediyorlar ki ben siyasallıyım ya, bu lafları edenlerin henüz lise öğrencisi olduklarını öğrenince epey şaşırıyorum. Halbuki o zamanlar liseliler de –günümüzdekinden çok farklı anlamda– politik.

Birlikte bir fotoğrafımız var, ama Ankara günlerinden. Derneğimizin ekibi ODTÜ Gençlik Şöleni’ne davetli. Orada bulunuşumuz, 1970’lere kadar anti-Rus/antikomünist duygularla sağ ideolojiyle hemhâl olmuş, hatta Türk milliyetçiliğine eklemlenivermiş derneklerimizin tarihinde bir ilk aslında. Ben çok gerginim. Hem ekip arkadaşlarımın daha çocukken köylerdeki cegu/khaztlarda öğrendikleri danslarla bedenim henüz yeni karşılaşıyor ve barışmaya çalışıyor, o belimizi iyice sıkan giysilerimize kendini uydurmaya çalışıyor; hem........

© Bianet