Cinlerin Düğünü Toronto’da: Ferit Karahan’la hafıza, aile ve geçmiş üzerine
Geçen hafta başlayan, 51. Toronto Uluslararası Film Festivali'nin (TIFF) tek yarışma bölümü olan Platform Programı, festivalin olağanüstü yönetmenlik vizyonunu savunuyor ve bu programa sadece 12 film kabul ediyor. 2026’dan itibaren, TIFF Platform Ödülü, Akademi Ödülleri (Oscar) gibi diğer küresel ödüller için de resmi bir yeterlilik yolu hizmeti verecek.
Yarışma, ünlü Çinli yönetmen Jia Zhang-ke'nin yönettiği ikinci uzun metrajlı film olan 2000 yapımı Platform (Zhantai) filminin onuruna bu adı taşıyor. TIFF Platform Ödülü Yarışmasının bu yılki jüri üyeleri Pablo Trapero, Amma Asante, Sylvia Chang, Luc Déry ve Albert Lee. Kazanan filme unvan yanı sıra, 20 bin Kanada doları ödül verilecek.
Yarışmaya kabul edilen filmlerden biri, Türkiyeli yönetmen Ferit Karahan’ın Erzincan’ın bir köyünde geçen aile draması filmi Cinlerin Düğünü. Film dünya prömiyerini burada yaptı. Filmin TIFF'teki dünya prömiyeri öncesinde Ferit Karahan bianet ve Toronto Spark yazarlarından Nural Sümbültepe ile konuştu.
"Kayıp, yas, suçluluk, aile..."
Dünyanın en prestijli ve en çok insanının gittiği beş film festivali arasında yer alan Toronto Uluslararası Film Festivali'nin (TIFF) açılışına katıldınız. Filminiz bu festivalde Platform bölümünde yarışacak. Hem yarışma hakkındaki duygularınızı hem de açılıştaki izlenimlerinizi paylaşabilir misiniz?
Aslında festivalin açılışına katılamadım. Ama Toronto'da olmak ve Cinlerin Düğünü ile TIFF'in Platform yarışmasında yer almak benim için çok heyecan verici. Toronto dünyanın en önemli festivallerinden biri ve özellikle Platform gibi yönetmen sinemasına odaklanan, çok sınırlı sayıda filmin seçildiği bir bölümde yarışmak filmin yolculuğu açısından çok değerli.
Ben festivalleri yalnızca ödüller ya da yarışmalar üzerinden düşünmüyorum. Bir filmi yıllarca çok küçük bir ekiple, kendi dünyanızın içinde yapıyorsunuz. Sonra bir gün film sizden çıkıyor ve dünyanın başka bir yerinde, başka bir kültürden yüzlerce insanla buluşuyor. Benim için asıl heyecan verici olan bu.
Cinlerin Düğünü oldukça yerel bir coğrafyadan, benim çok iyi bildiğim bir dünyadan geliyor ama kayıp, yas, suçluluk, aile ve geçmişten bize kalan yükler gibi çok evrensel meselelerle ilgileniyor. Toronto'da en çok merak ettiğim şey, bu kadar farklı kültürlerden gelen seyircilerin filmle nasıl bir ilişki kuracağı. Şimdilik festivalin atmosferi ve filme gösterilen ilgi beni çok mutlu ediyor. Asıl heyecan ise dünya prömiyerinde filmi ilk kez seyirciyle birlikte izleyeceğimiz an olacak.
Sizinle dört yıl önce Okul Tıraşı filmi hakkında konuşmuştuk. Çok başarılı bir yapımdı. Bu filminiz de aynı şekilde çok etkileyici. Okul Tıraşı filminde kendi hikâyenizden yola çıkmıştınız, çok iyi bildiğiniz bir dünyadan. Bu filmde de Ceren karakterinin gerçek hayatınızla bir bağlantısı var mı? Dört kardeş karakterini yaratırken kendi hayatınızdan veya yaşadıklarınızdan esinlendiniz mi?
Yıllar sonra senaryoyu yazarken o anılar yeniden karşıma çıktı. Otobiyografi sadece başınıza gelen olaylardan oluşmaz; içinde büyüdüğünüz dünyanın görüntüleri, sesleri, korkuları, ritüelleri de otobiyografinizin parçasıdır.
Ben küçük bir köyde, ardından yatılı okulda büyüdüm. Dolayısıyla filmde çocukluğumdan taşıdığım çok fazla görüntü ve tanıklık var. Örneğin annenin kazana sokulduğu sahne doğrudan çocukluğumdan geliyor. Dokuz yaşındaydım. Kanser hastası olan ve artık ölmek üzere olan bir komşumuzun kardeşi bize gelip büyük bir kazan istemişti. Adam çok acı çekiyordu; ağrısını biraz olsun dindirebilmek için onu sıcak suya sokuyorlardı. O zaman bunun ne anlama geldiğini bütünüyle kavrayamıyordum ama görüntü bende kaldı. Çocukların düğün konvoyunun önünü kestikleri sahne de aynı şekilde. Kardeşimin düğününde şahit olduğum bir sahneydi.
"Bazen çıplak gerçekçilik bir şeyi anlatmaya yetmiyor"
Filminizi izlerken Gabriel García Márquez'in Yüz Yıllık Yalnızlık kitabı aklıma geldi. Kitapta büyülü gerçekçilik var ve Cinlerin Düğünü'nde de bunu hissediyorum. Ayrıca Márquez'in romanında yedi nesil boyunca tekrarlanan örüntüler var. Sizin filmde de üç nesil boyunca tekrarlanan pek çok öge ve diyalog var. Tesadüf olabilir tabii. Filminizin büyülü gerçekçilik ve tekrar konusu üstüne konuşur musunuz?
Bugün Ortadoğu'da yaşanan gerçeklik o kadar sert, bazen o kadar akıl dışı ki, ben bile bunları çocuğuma anlatırken gerçeküstü öğelere ihtiyaç duyuyorum. Bunu gerçekliği hafifletmek ya da ondan kaçmak için değil, tam tersine o gerçekliği katlanılabilir kılmak için yapıyorum. Belki büyülü gerçekçilikle ilişkim de burada başladı. Cinler, rüyalar, söylenceler ya da görünmeyen şeyler benim için gerçekliğin alternatifi değil; gerçekliğin başka bir katmanı. Bazen çıplak gerçekçilik bir şeyi anlatmaya yetmiyor. Görünmeyeni anlatabilmek için gerçekliğin sınırlarını biraz genişletmek gerekiyor.
Meteor, at, elma gibi imgelerin filmde belirli anlarda tekrar etmesi de bununla ilgili. Ama bunların anlamlarını çok tarif etmek istemiyorum. Çünkü benim için bir imge, açıklanmaya başladığı anda gücünün bir kısmını kaybediyor. İzleyenler zaten tüm bu olguların neden filmde var olduklarını hissedeceklerdir.
Aslında Cinlerin Düğünü'yle birlikte beni uzun zamandır aradığım bir sinema diline yaklaştıran bir şey bulduğumu hissediyorum.........
