menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İçinize siniyor mu?

37 0
16.05.2026

Bu yazının muradı, rahatsız edici bir soruyu yüksek sesle sormak: İnsan, tanık olduğu şeyler karşısında nasıl bu kadar sessizleşebiliyor? Nasıl oluyor da başkasının acısı, yoksulluğu, aşağılanması ya da yok oluşu bir süre sonra gündelik hayatın sıradan dekoruna dönüşebiliyor?

İnsanın dünyayı nasıl bildiğine bakalım. Çünkü insanın bu dünyadaki serüveni, bir bakıma bilme biçimlerinin de tarihidir. Epistemoloji dediğimiz o devasa külliyat, yalnızca dış dünyayı nasıl kavradığımızın değil, kendimizi nasıl eksilttiğimizin de kaydı gibidir. Sahi, biz dünyayı gerçekten nasıl biliyoruz? Akılla, duyularla, deneyimle yoksa akıl ile duyuların ötesine geçen o kadim anlama yolumuz sezgiyle mi?

Modern dünya genellikle ölçülebilir olanı referans alır. Veriyle konuşmayı, sayıyla düşünmeyi, kanıtla ilerlemeyi haklı olarak önemser. Fakat insanın bilme biçimlerini yalnızca bunlara indirgediğimizde başka şeyleri kaybederiz: iç sıkışmasını, vicdanı, sezgiyi, sızıyı. Oysa insan kimi zaman bir şeyin yanlış olduğunu veriyle değil, doğrudan doğruya içinin daralmasıyla anlar. Bir bakış, bir suskunluk; annenin derinden gelen hüznünün yüzünde oluşturduğu çizgi; çocuğun gözlerinin büyümesinde somutlaşan korku; işçinin, emeğiyle aldığı ücret arasındaki asimetrinin yarattığı anlamsızlık yorgunluğu bize bir hakikati gösterir. Bu, her zaman kavrama dönüşmez ama insanın derinlerinde hissettiği hakikatin sezgisel bilgisidir.

Anaksagoras’ın “nous” kavramı tam da burada yolumuzu aydınlatabilir. Nous, evrenin düzenleyici ilkesi olarak aklı yüceltirken aynı zamanda insanın görünenin ötesine geçebilme, hakikati kavrayabilme yetisini de imler. Bugün “aklın sezginin kavrayışının ötesine geçen ürünü” olan “noesis” dediğimiz o bütüncül kavrayıştan ne kadar uzağız?  Sezgiyi teolojinin ya da ezoterizmin loş koridorlarına terk edip yalnızca disipline edilmiş, hesap yapan, sınıflandıran ve yöneten bir zihne itibar ettiğimizden beri hayatı da eksiltiyor olabilir miyiz?

Aklın kendisi üzerine düşünmek bile bunu gösterir. Arapça kökenli “akıl”, devenin çölde karşılaşacağı engelleri, bağı ve tutmayı imler. Batı dillerindeki “reason” neden-sonuç ilişkisine, gerekçeye, açıklamaya dayanır. Türkçedeki “us” ise sağduyuya, ölçülülüğe ve bir tür içsel dengeye kapı aralar. Ne var ki bugün akıl dediğimiz şey çoğu zaman bu zengin çağrışımlardan koparak yalnızca hesaplayan, çıkaran, optimize eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Sorun aklın kendisi değil; aklın canlılığı, sezgiyi ve vicdanı dışarıda bırakan araçsal bir forma indirgenmesidir. Böyle bir akıl, canlılığın o ayrıkotu kadar inatçı ve arzu dolu doğasını denklemin dışına itmeye çalışır.

İnsan; arzuları, korkuları, merakı, sezgileri, başkasıyla bağ kurabilme olanakları ile dünyaya gelir. Her canlı ayrıkotudur. Canlı olan şey yolunu bulur; bastırılsa da, üzerine beton da atılsa, hiç bakım verilmese de doğanın döngüsüne uygun biçimde her seferinde yeniden çıkar. Fakat çağımız insanı, canlılığını büyütmek yerine çoğu zaman onu bastırmayı öğreniyor. Modernleştikçe, teknolojiyi geliştirdikçe ilerlediğimizi, zenginleştiğimizi sanırken canlılıktan gelen en temel hayati duyularımız zayıflıyor. Başarı, statü, performans, hız ve rekabet; insanın hissetme kapasitesini aşındırıyor. Daha çok bilen ama daha az hisseden bir varlığa dönüşüyoruz. Belki de bugün en büyük krizlerden biri, rahatsız olabilme kapasitemizin aşınmasıdır.

Galatasaray Meydanı’nda yıllarca çocuklarının kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri’ni düşünelim. Berfo Ana’yı hatırlayalım.

Devletin en üst makamları söz vermesine karşın Berfo Ana, Cemal’inin kemiklerine sarılamadan göçüp gitti bu dünyadan. Burada mesele politikayı aşıyor. Bir annenin yas hakkından söz ediyoruz.

Bir annenin evladının kemiklerine sarılma ihtiyacından. İnsanlığın sınandığı yer tam da burasıdır. Bir annenin sızısını duymadan nasıl insan kalabiliriz? Nasıl hâlâ canlı olduğumuzu iddia edebiliriz? Canlılığın sorumluluğunu almayan aklın, ortalama bir hesap makinesinden ya da olup biteni kayıt altına alan kameradan farkı nedir?

Rakamlar bağırıyor: Dünyada ve özellikle Türkiye’de servetin belirli ellerde toplanması her geçen gün daha görünür hale geliyor.

Yoksulluk sınırının 100 bin TL’yi aştığı, açlık sınırının ise iki asgari ücrete dayandığı bir iklimde; bir işçinin aylık emeği, tek bir akşam yemeği hesabına........

© Bianet