“Gurbeti ben mi yarattım?”
Türkiye’den Almanya’ya göçün yarım yüzyılı aşan uzun bir tarihi var. İki ülke arasındaki ilk kitlesel emek göçü düzenlemesi, 65 yıl önce, 30 Ekim 1961 tarihinde imzalandı.
İlk olarak bu sözleşme kapsamında yola çıkan emekçilerin adımladığı gurbet patikası, zamanla çok şeritli bir göç koridoruna dönüştü. 70’lerde işçi aileleri göçtü; 80’lerde 12 Eylül askeri darbesi, 90’larda ise Kürt Sorunu kaynaklı kitlesel göçler yaşandı. Göçen ilk kuşaklar vardıkları yerde kök saldı, çocukları burada doğup büyüdü ve böylelikle yeni kuşaklar oluştu.
Şimdilerde ise “Yeni Dalga” olarak adlandırılan bir göç hareketinden bahsediliyor. Özellikle 2010 sonrasında, dikkat çeken sayıda iyi eğitimli ve profesyonel meslek sahibi birey Türkiye’den ayrılarak yurt dışına göçüyor. Doktorlar, mühendisler, akademisyenler, avukatlar, sanatçılar, öğretmenler, sağlık çalışanları…
Göç bahsinde akla ilk gelen, çoğunlukla “Neden?” sorusu olur. Oysa göç araştırmacıları “İnsanlar neden göçer?” sorusunun artık oldukça yetersiz olduğu kanaatinde. Ne kadar göç hikâyesi varsa, o kadar farklı neden olduğu söylenebilir. Bununla birlikte, ortaklıklar da elbette yok değil.
Halk ozanı Muhlis Akarsu, bir türküsünde sitemle “Gurbeti ben mi yarattım?” diye sorar. Göç hakkındaki akademik çalışmaların büyük bir kısmına temas eden yalın yanıtında ise “Yokluk beni mecbur etti” der.
Buradaki “yokluk” ve “mecburiyet” sözcüklerinin altını özellikle çizmek istiyorum. Anlamları zamana ve toplumsal koşullara göre farklılaşsa da, bu iki kavramın hem eski hem de yeni kuşak Türkiye kökenli göçmenlerin hikâyelerindeki önemli ortaklıklardan biri olduğunu düşünüyorum.
Öyleyse, eski ve yeni zamanlarda yurt dışına göç edenleri gurbete “mecbur” eden “yokluklar” neler?
Devam etmeden önce “eski” ve “yeni” ayrımı hakkında kısa bir not düşmek istiyorum: Farklı kuşaklardan göçmenler, özellikle sosyal medyada, çoğunlukla çatışma ve........
