Larry Lohmann: Yapay zekâ fazlasıyla dağınık ve çelişkili bir kumar
“Yapay Zekânın Politik İnşası” dosyamızın bu bölümünde, Birleşik Krallık merkezli bağımsız araştırma ve dayanışma örgütü “The Corner House” bünyesinde çalışmalarını sürdüren, iklim adaleti ile sermaye birikimi arasındaki ilişkilere odaklanan araştırmacı Larry Lohmann’ı konuk ediyoruz. Dünya Yağmur Ormanları Hareketi ve Durban İklim Adaleti Grubu gibi yapılar içinde de uzun yıllardır ekoloji ile siyasal iktisat arasındaki bağları çözümleyen Lohmann, yapay zekâyı devasa enerji tüketimi ve su gasbıyla işleyen bir “makine sömürgeciliği” biçimi olarak tanımlıyor. Bu teknolojinin, emeği disipline etmek ve doğadaki çeşitli canlı enerjileri sermaye için “soyut enerjiye” (kendi deyimiyle tek bir “üst yakıta”) dönüştürmek amacıyla kurgulanan tehlikeli bir kumar olduğunu vurguluyor. Şili’deki su yağmasından küresel Güney’deki dijital emek sömürüsüne uzanan Lohmann, bu yıkıcı döngüden çıkışın neoliberal nostaljiye sığınmakta değil, emek ve ekoloji hareketlerinin teknoloji tekellerine karşı kuracağı ortak ve militan bir direniş hattında olduğunu hatırlatıyor.
Yapay Zekânın Politik İnşası
Kapitalizm krizlerini aşmak için tarih boyunca emeği, ham maddeyi ve enerjiyi ucuzlatacak yeni birikim cepheleri açmıştır. Siz yapay zekâyı bu tarihsel sermaye birikimi sürecinin neresine yerleştiriyorsunuz?
Sermaye, kriz karşısında meşhur bir dayanıklılığa sahiptir. Kârlar düştüğünde, emek maliyetlerini kısmaya yarayacak yeni makineler ve yeni dalavereler arar; işçileri tehdit etmeyi ya da oyalayıp dikkatlerini dağıtmayı hedefler. Yeni finansal dolandırıcılık biçimleri icat eder. Daha ucuz kaynakların ve farklı emek gücü rezervlerinin çekilip çıkarılabileceği taze cephelere yönelir. Vergi verenlerden daha fazla sübvansiyon ve kurtarma paketi koparmaya çalışırken, gücünü sınırlamaya dönük kamusal çabaları da zayıflatmaya uğraşır. Direnişi kontrol altına almanın yeni yollarını arar. Eski metaların yol açtığı sorunlardan kâr devşirmek için yeni metalar yaratır.
Bugünün yapay zekâ oğlanları; Sam Altman, Mark Zuckerberg, Jeff Bezos, Elon Musk, Bill Gates, Sundar Pichai, Jensen Huang, Alex Karp ve diğerleri, yatırımcılara ve hükümetlere, kendi servetlerini büyütme umuduyla bu numaraların çoğunu, hatta belki de tamamını sunuyor. Bunu gerçekten hayata geçirip geçiremeyecekleri ise ayrı bir soru. Bildiğimiz gibi, sermayenin krizleri sermayenin kendisinden bile daha dayanıklıdır. Uzun vadede yapay zekâ, kapitalist çarelerin tükenişine doğru giden hâkim eğilimi tersine çevirecek kadar tutarlı bir hamle değil; fazlasıyla dağınık ve çelişkili bir kumar. Ayrıntılar çok ilgi çekici ama burada içine girmek fazla zaman alabilir. Yapay zekâ numarasının temel çelişkilerinden biri şudur: Yapay zekâ, Karl Marx’ın “ölü emek” dediği şeyin, yaşayan insan emeğinin yerini alabileceği iddiasına soyunmasıdır. Marx’ın bize öğrettiği gibi bu asla işlemez, çünkü sermaye her ikisine de ihtiyaç duyar. Bu elbette yapay zekânın başka etkileri yok demek değildir.
“Bu, aynı eski makine sömürgeciliği”
Uluslararası Enerji Ajansı, veri merkezlerinin elektrik tüketiminin 2030’a kadar iki katına çıkabileceği uyarısında bulunuyor. Bu devasa büyüme, enerji kaynakları üzerindeki tahakküm ve toplumsal bölüşüm adaletsizliği bağlamında neyi görünür kılıyor?
Yapay zekâ, 19. yüzyıl sanayi kapitalizminin devamıdır. Çipleri ve soğutma sistemleri, dokuma tezgâhları ya da metal panç presleri gibi sanayi makineleridir. Bu makinelerin işi, yaşayan insan emeğini disipline etmek, yeniden örgütlemek, seferber etmek, gizlemek, sömürmek ve hızlandırmaktır; tek tek şirketlerin daha fazla değer elde etmesini sağlamak için çalışırlar. Bunu yapabilmek için de makinelerin ihtiyaç duyduğu soyut enerjinin örgütlenmesine devasa coğrafyaları ve bu coğrafyalardaki halkları tabi kılmak zorundadırlar; tıpkı 19. ve 20. yüzyılın eski sanayi makinelerinin yaptığı gibi.
Bu enerji “soyut”tur; çünkü dijital makineler ve diğer sanayi makineleri, yemek pişirmek, ısınmak ya da ürün yetiştirmek için müştereklerde kullanılan tüm “küçük” somut enerjiler ile çevremizdeki farklı biyolojik, jeolojik, hidrolojik ve yıldızsal enerjiler, önceki bağlamlarından koparılıp politik olarak tabi kılınarak sermaye birikimi için tek bir üst yakıta dönüştürülmedikçe çalışamaz. Bu bakımdan, Uluslararası Enerji Ajansı 1974’te daha kurulmadan yaklaşık yüz elli yıl önce de durum buydu; “enerji” sözcüğünün bugünkü anlamını 19. yüzyılın ortasında kazanmasından beri de değişen bir şey yok. Rüzgâr ve güneş enerjisi çiftlikleri ile NVIDIA H100 GPU’ları bu örüntüye hiçbir itiraz getirmiyor. Bu, aynı eski makine sömürgeciliği.
Tek küçük fark, ölçek ve aciliyettir. Bugün yapay zekâ oğlanlarının konuştuğu tek şey, işlemcileri için daha fazla enerjiyi nasıl bulacakları. Mark Zuckerberg ve Sam Altman, her büyük veri merkezi için özel olarak tasarlanmış nükleer, hatta termonükleer reaktörlerden söz ediyor. Eric Schmidt, sırf yapay zekâ için daha fazla elektrik sağlamak adına ABD enerji politikasını ele geçirmekten bahsediyor. Elon Musk, güneş akısından azami ölçüde yararlanmak için yüz binlerce veri merkezini uzaya fırlatmayı anlatıyor. Bu insanların hiçbiri, bu yeni denetim rejimlerinin dünya çoğunluğunun yaşamını nasıl tahrip edeceğiyle ilgileniyormuş gibi bile yapmıyor.
“Veri merkezleri yerel suyu ve elektriği sömürüyor”
Teknoloji tekelleri “birim başına verimlilik” artışıyla övünürken, toplam enerji ve kaynak kullanımı hızla büyümeyi sürdürüyor. Bu çelişkiyi, sermaye birikiminin doymak bilmez mantığı açısından nasıl açıklarsınız?
Birim başına verimlilik, tek tek kapitalistlerin ancak elektrik maliyetleri kâr için bir kısıt hâline geldiğinde düşünmeye başladığı bir şeydir. Yeterince ucuz arz varsa bunu dert etmezler. Daha da önemlisi, birim başına verimliliği, kapitalizmin toplam enerji kullanımını azaltmanın bir yolu olarak hiç görmezler. Neden görsünler? Verimlilik bunun için değildir. Sermaye, birikmeden sermaye değildir; birikim ise birim maliyetlerden bağımsız olarak, toplamda daha fazla soyut enerji tüketimi ve entropi eğimlerinin küresel ölçekte daha hızlı düzleştirilmesi anlamına gelir.
19. yüzyılın ana akım iktisatçılarından William Stanley Jevons, adını taşıyan paradoksu ortaya koyarken bu meseleyi epey iyi kavramıştı. 1865’te, kömür kullanımında verimliliğin artmasının, toplam tüketimi azaltmak yerine artırdığını gözlemledi; çünkü verimlilik maliyetleri düşürüyor, talebi ve tüketimi büyütüyor ve birikimi hızlandırıyordu.
Yapay genel zekâ, yani YGZ yaratma projesi, büyük veriyle beslenen tahminleme algoritmaları çalıştıran bilgisayar işlemcilerine yeterince enerji uygulandığında, milyarlarca yıllık biyososyal evrimin taklit edilebileceği varsayımına dayanıyor. Bu proje umutsuz, delice. Buna ulaşmaya çalışmak, giderek evrendeki tüm kullanılabilir enerjiyi soğuracaktır. Böyle bir tasarım varken, şurada burada birkaç küçük verimlilik önlemi uygulamanın ne farkı olabilir ki? YGZ, Jevons Paradoksu’nu bile aşan bir çelişki kuruyor.
Veri merkezleri ve yapay zekâ altyapısı için şebeke yatırımları ve kapasite genişletmeleri hızlandığında; bu devasa büyümenin faturası, ekolojik ve toplumsal bölüşüm anlamında pratikte kimlere kesiliyor?
Bu konuda şüpheye yer yok. Yanıt şu: Her zamanki insanlar. ABD, Şili, İspanya, Meksika, İrlanda, Birleşik Krallık, Uruguay, Hollanda ve daha pek çok ülkede veri merkezlerine karşı büyüyen toplumsal hareketlere sorun yeter. Veri merkezleri yerel suyu ve elektriği sömürüyor, yerel yönetimleri yozlaştırıyor, hava ve gürültü kirliliğini artırıyor, fosil yakıtla çalışan santrallerin ömrünü uzatıyor ve devletlerin kendi yurttaşlarına karşı kullandığı gözetim, baskı ve kâr amaçlı teknolojileri güçlendirmek için kullanılıyor. Donald Trump bile ortaya çıkan bu huzursuzluğun farkına vardı.
Buna ek olarak veri merkezleri, lityum, bakır, kobalt, kömür ve nikel gibi minerallerin dünya çapında farklı bölgelerde daha fazla ve daha acımasız biçimde çıkarılmasını gerektirir; pek çok durumda bu süreç, yerel halkın yaşamını, veri merkezlerinin doğrudan etkilerinden bile daha ağır biçimde yıkıyor. Üstelik yapay zekânın kendini eğitmesi ve sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu ucuz ya da bedelsiz emeğin önemli bir kısmı, Kenya, Hindistan ve Madagaskar gibi ülkelerde dünya proletaryasının en dezavantajlı kesimlerinden orantısız biçimde devşiriliyor; bu insanların pek çoğu bu süreç sonucunda zihinsel ve fiziksel olarak ağır biçimde yıpranıyor.
“Sübvansiyon değil hırsızlık”
Soğutma için su........
