menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İbtisam Azem: Filistinliler için hatırlamak, silinen tarihle bağı korumanın bir yolu

62 0
05.09.2026

Bir sabah bütün Filistinlilerin yok olduğu bir dünyaya uyansak ne olurdu? Filistinli yazar İbtisam Azem’in Türkçe çevirisi yakın zamanda yayımlanan romanı Kayboluş Kitabı bu soruyu ele alıyor ve kayboluşun ardından yaşananları Yafalı Alâ ile İsrailli komşusu Ariel üzerinden anlatıyor.

Tayyibe doğumlu olan ve bugün New York’ta Birleşmiş Milletler muhabirliği yapan Azem, romanını 2014 yılında anadili Arapça olarak yayımladı. Kayboluş Kitabı, daha sonra birçok dile çevrildi. O yıllarda yalnızca bir romanın kurgusu olan bu soru, Gazze’de üç yıla yaklaşan soykırımla birlikte bugün başka türlü okunuyor. Azem ise romandaki kayboluşu hiçbir zaman distopik bir fantezi olarak görmediğini söylüyor. Ona göre bu kayboluş, 1948’de yüz binlerce Filistinlinin sürülmesinin ve o günden beri kesintisiz süren “sessiz Nakba”nın bir yankısı.

Biz de kitaptan yola çıkarak Azem’le ‘48 Filistinlilerinin devletin okulda öğrettiği tarihle evde duyduğu tarih arasında büyümesini, hatırlamanın neden bir direniş biçimi olduğunu, 1967 işgalini eleştiren ama 1948’i sorgulamayan Ariel karakteri üzerinden İsrail’deki “makul” çoğunluğun suç ortaklığını ve Filistin edebiyatının ancak felaket anlarında ilgi görmesini konuştuk.

“Nakba, hafızanın aktarımını kesintiye uğrattı”

Alâ defterine “Sanki son can simidim hafızaymış gibi…” yazıyor ama bir yandan da “Keşke daha çok sorsaydım ona” pişmanlığını dile getiriyor. Kayboluş Kitabı, hatırlamaya çoğu zaman geç kalmanın ve sorulamamış soruların da anlatısı. İsrail’in yok saymaya çalıştığı ‘48 Filistinlileri ve halkın kesintisiz süren varoluş mücadelesi düşünüldüğünde; “hatırlamak” Filistinliler için ne anlama geliyor ve bu “geç kalmışlık” duygusu sizde nasıl bir yer tutuyor?

Filistinliler için hatırlamak yalnızca geriye bakma edimi değil. Kim olduğumuzla, mekânlarımızla ve çoğu zaman bilinçli biçimde kenara itilmiş ya da silinmiş bir tarihle bağımızı korumanın bir yolu. Hâkim anlatı size tarihinizin ya hiç yaşanmadığını ya da yalnızca geçmişe ait olduğunu söylemeye çalıştığında, hafıza bir direniş biçimine dönüşebiliyor.

Bu, ‘48 Filistinlileri için özellikle önemli, çünkü çoğumuz resmî olarak öğretilen tarihle (devletin okulda anlattığı tarihle) evde duyduğumuz tarih arasındaki boşlukta büyüdük.

Romanda Alâ, anneannesine daha çok soru sormamış olmaktan pişmanlık duyuyor. Bu çok insani bir duygu bence. Anne babamıza ve büyüklerimize hayatlarını, çocukluklarını, evlerini, tanıdıkları insanları sormak için hep daha çok vaktimiz olacağını varsayarız. Sonra bir anda o vakit biter. Biri ölür ve asla dinleyemeyeceğiniz hikâyeler, asla soramayacağınız sorular olduğunu fark edersiniz.

Nakba insanları yalnızca fiziksel olarak yerinden etmedi, aynı zamanda hafızanın aktarımını kesintiye uğrattı ve o hafızanın içinde yaşadığı toplulukları yok etti.

Sözlü tarihin romanda bu kadar önemli olmasının sebebi bu. Yazı kaybedilen her şeyi geri getiremez, hafızadaki her boşluğu dolduramaz. Ama parçaları koruyabilir ve onları taşıyan kişinin ötesine geçmelerini sağlayabilir. Anneannenin hikâyeleri Alâ’nın hafızasının parçası oluyor, sonra Alâ’nın yazdıkları o hikâyelerin bir başkasına ulaşmasını sağlıyor.

Hatırlamak geçmişe hapsolmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, farklı bir gelecek istediğimiz için hatırladığımızı düşünüyorum. Sömürgeleştirilenlere sık sık geçmişe saplandıkları ve artık ilerlemeleri gerektiği söylenir, oysa bugüne nasıl geldiğinizi anlamayı reddederseniz farklı bir gelecek kuramazsınız. Hatırlamak bir bakıma geçmişin yeniden gelecek olmasını engelleme çabası.

“Yafa benim bir parçam oldu”

Yafa romanda adeta canlı bir karakter gibi. Alâ, anneannesinin Yafa’sıyla her gün yürüdüğü Tel Aviv’i bir türlü üst üste oturtamıyor; “yaşadığımız bu şehrin üzerinde başka bir şehir olduğundan” emin. Anneannenin ısrarla “Kont Sokağı” demesi, Alâ’nın ise posta kutusuna İbranileştirilmiş adı (Sha’arei Nikanor) yazmak zorunda kalması bu silme politikasının somut bir göstergesi. İşgalin mekânı ve isimleri gasp ettiği bir şehri, “kayıp cennet” nostaljisine sığınmadan, hafızanın o eksik ve yaralı parçalarıyla yazmak sizin için nasıl bir anlam taşıyordu?

Benim için Yafa hakkında yazmak hiçbir zaman kayıp bir cenneti yeniden kurma meselesi olmadı. Filistin’in cennet olup olmadığı umurumda bile değil. Önemli olan, başımıza gelenleri hak etmemiş olmamız ve hiç kimsenin hayatlarımızı ve haklarımızı bizden gasbetmeye hakkı olmaması.

Beni ilgilendiren şey hafıza, mekân ve bir yer şiddetle dönüştürüldükten sonra geriye kalan parçalar arasındaki ilişkiydi. Yafa’da büyümedim, Tayyibe’de büyüdüm, ama anneannem Yafalıydı ve 1948’de oradan sürülmüştü. Onun anlattıkları ve şehre yaptığımız ziyaretler sayesinde Yafa benim bir parçam oldu. Onunla birlikte bugünkü şehirde yürürken bana artık var olmayan evleri, sokakları, yerleri gösterir ya da onları haritalarda ve sokak tabelalarında bulunmayan adlarıyla anardı. Böylece çok küçük yaşta, bir felaketten sağ çıkıp kendi yurdunda kalmaya devam etmenin ne demek olduğunu........

© Bianet