menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Alberto Toscano: Yapay zekânın ‘ontoloji katmanı’ sömürgeci faşist yönetimle pürüzsüz biçimde bütünleştiriliyor

44 0
16.10.2026

“Yapay Zekânın Politik İnşası” dosyamızın bu bölümünde kültür eleştirmeni, sosyal teorisyen, felsefeci ve çevirmen Alberto Toscano’yu konuk ediyoruz. Vancouver’daki Simon Fraser Üniversitesi İletişim Okulu’nda öğretim üyeliğini sürdüren Toscano, Marksizm, “gerçek soyutlama” teorileri ve kapitalizmde değer, ırksal kapitalizm, siyasal öznelik, isyan ve devrim, emperyalizm ve din siyaseti gibi konular üzerine çalışıyor. Geç Faşizm: Irk, Kapitalizm ve Kriz Siyaseti kitabı geçtiğimiz aylarda Şebnem Oğuz çevirisiyle Dipnot Yayınları tarafından yayımlanan Toscano ile yapay zekânın savaş, gözetim ve devlet aygıtlarıyla bütünleşmesini, teknoloji şirketlerinin dönüşümünü, sömürgecilik ile faşizm arasındaki bağı ve antifaşist mücadelenin önündeki görevleri konuştuk.

Yapay Zekânın Politik İnşası

Son bir yılda yapay zekânın savaş, gözetim, sınır rejimleri ve istihbarat sistemleriyle giderek daha doğrudan bütünleştiğini görüyoruz. Siz Palantir’i bu sürecin merkezinde, “faşizmin ontoloji katmanının” inşasıyla ilişkilendiriyorsunuz. Bu altyapının ABD sınırlarının dışına doğru genişlemesine baktığınızda, ortaya çıkan yeni siyasal bağlantıları nasıl görüyorsunuz?

“Faşizmin ontoloji katmanı” ifadesini eleştirel medya araştırmacısı Jathan Sadowski’den ödünç aldım. Sadowski bu ifadeyi kurarken “ontoloji katmanı”nın veri analitiği ve yapay zekâdaki teknik anlamıyla oynuyordu. Terim bu alanlarda belirli bir sahadaki varlıkların, ilişkilerin ve kuralların biçimsel tanımına işaret ediyor; bilginin işlenmesi ile bilgi ve eylem üretimi için gereken semantik bağlamı bu tanım sağlıyor. Söz konusu saha tedarik zinciri lojistiği de olabilir, tıp bilimi ya da sivil nüfusların ölümcül biçimde hedef alınması da.

Palantir, karar odaklı “Ontoloji”sini kurumun “dijital ikizi” olarak pazarlıyor; bu ikiz, “her türden kullanım senaryosunu mümkün kılmak için gereken semantik unsurları (nesneler, özellikler, bağlantılar) ve kinetik unsurları (eylemler, işlevler, dinamik güvenlik)” barındırıyor. Teknoloji şirketlerinin tahakküm aygıtlarını bilişsel olarak haritalandıran ve lojistik olarak bütünleştiren yazılımlar inşa etmesine dikkat çektikleri için hem Sadowski’nin formülasyonunu hem de Moira Weigel’in Palantir’in “ontolojik gücü” üzerine düşüncelerini yerinde buluyorum. Ama ontoloji söyleminin bizi aynı zamanda altyapının maddiliğine ve (Palantir’in sloganına atıfla) “tahakküm kurma için inşa etme” çabasında kritik önem taşıyan sabit sermayeye yönlendirdiğini de düşünüyorum.

Bence burada hem ayırt etmemiz hem de birbirine eklemlememiz gereken iki unsur var: ilki, Karp ya da Anduril’in kurucusu Palmer Luckey gibi isimlerin (Luckey kısa süre önce, Savunma Bakanı Pete Hegseth’in 2009'da Fort Hood’da silahlı katliam gerçekleştiren eski ordu psikiyatristi Nidal Hasan’ın infazının canlı yayımlanacağı duyurusunu “doğal ve ulusal düzenimizle uyumlu” diyerek savundu) dillendirdiği açık ve çoğu zaman karikatürleşmiş faşizan tahakküm felsefesi; ikincisi ise bu tahakküm altyapısının yalnızca “baskıcı devlet aygıtında” kalmayıp tüm toplumsal ilişkilerimizle sistematik biçimde bütünleştirilmesi. Üstünlüğün ve insanın gereksizleşmesinin amigoları sahneden çekilse bile, kendini liberal ya da merkezci olarak tanımlayanlar bu “ontoloji katmanını” kendi yönetim pratiklerine yerleştirip bütünleştirmeye fazlasıyla hazır durumda.

Yapay zekâ şirketleri uzun süre kendilerini devletlerden görece bağımsız aktörler olarak sundular. Bugün ise savunma ve güvenlik aygıtlarıyla giderek daha fazla iç içe geçiyorlar. Teknoloji şirketlerinin bu dönüşümünü nasıl okuyorsunuz?

Soğuk Savaş dönemindeki askeri-sınai kompleksin, bireysel deha ve yıkıcı inovasyon kültüyle yoğrulmuş bir Silikon Vadisi teknoloji sektörünün ortaya çıkışı için gereken toplumsal, maddi ve finansal koşulları yaratmadaki rolü, “Kaliforniya ideolojisi” eleştirilerinin öteden beri ana motiflerinden biri. Bugünse teknolojinin savaş amaçlı millileştirilmesinin tetiklediği erdemli dinamiğe nostaljiyle bakanlar, kurucular ve risk sermayedarları. Kendine özgü bir devletçiliğe bu dönüş ve (Peter Thiel örneğindeki gibi) tekellerin açıkça savunulması, iki şeyi kaynaştırma çabası olarak görülebilir: Kârlılığın temel koşullarının sinik bir kabulünü ve açıktan emperyalist bir milliyetçiliği kaldıraca çevirerek genel nüfus nezdinde olmasa bile yönetici elitler nezdinde meşruiyet sağlama manevrasını. Bana kalırsa bu şirketlerin dev harcamalarının ve değerlemelerinin gelecekte özel ve ticari yapay zekâ tüketicileri üzerinden karşılığını bulma ihtimalinin son derece şüpheli olduğuna dair bir farkındalık doğuyor.

The Economist geçtiğimiz günlerde büyük ABD’li teknoloji firmalarının yapay zekâ altyapısına (çipler, veri merkezleri, enerji kaynakları vb.) yaptığı 1 trilyon dolara yaklaşan harcamayı haberleştirdi. Derginin analizi “yapay zekâ sermaye harcamalarını tanımlanabilir yapay zekâ geliriyle karşılamak, yılda 2,5 trilyon dolar düzeyinde, yani teknoloji sektörünün bugünkü toplam gelirinden fazla bir gelir gerektiriyor” sonucuna varırken, yapay zekânın benimsenmesini “tarihin en büyük yatırım dalgasıyla” orantılı kılacak türden üretkenlik kazanımları henüz ortaya çıkmadı (belki de hiç çıkmayacak). Bu astronomik sabit sermaye yatırımını gerçek gelirlere dönüştürmenin sorunlu ufku ve SpaceX gibi şirketlerin devlet ihalelerini kapmadaki başarısı, devlete yönelmeyi son derece rasyonel kılıyor. Buna şunu da eklemek gerekir ki bu teknolojiler ve etkileri büyük tepki topladığından (ABD’de veri merkezi inşaatına karşı geniş tabanlı harekete bakmak yeterli), finansal açıdan ölüm kalım meselesi haline gelen yalnızca devletle yapılan sözleşmeler olmuyor, devletin (de)regülasyon ve baskı yoluyla Büyük Teknoloji karşıtı muhalefeti dizginleme kapasitesi de aynı önemi kazanıyor.

Baskıcı devlet aygıtı en kıymetli son çare müşterisi haline gelirken toprağı, suyu ve enerjiyi güvence altına almak ve bunlara teknoloji şirketleri lehine el konulmasına yönelik her türlü direnişi bastırmak da kritik önem kazanıyor. ABD’nin yapay zekâ üstünlüğüne yönelik yaklaşan Çin tehdidi nakaratı sayesinde tüm bunlar er ya da geç kolaylıkla bir ulusal güvenlik ya da “ulusal acil durum” meselesi sayılabiliyor, dolayısıyla her tür muhalefet de terörizmle eşdeğer tutulabiliyor. Son olarak, “süper zekâ” telosunun ölçülebilir tek içeriği kitlesel işsizlik ve insanın gereksizleşmesi olduğuna göre (yok oluş ihtimali sayılmazsa) -ki bu belki de kârlılığın bir sınırına işaret ediyor- radikal biçimde anti-demokratik bir devletçilik kaçınılmaz bir ideolojik sonuç gibi görünüyor.

“Faşizm şimdilik seçimlere dayalı kalmayı sürdürüyor”

Alex Karp’ın “Teknolojik Cumhuriyet” kitabında Çin’le rekabet, Batı’nın teknolojik üstünlüğünün yeniden kurulmasıyla birlikte düşünülüyor. Bugün “egemen yapay zekâ” ve çip ihracat kontrolleri gibi politikalar da benzer bir söylemle savunuluyor. Teknolojik milliyetçiliği faşizmin bugünkü biçimleri açısından nasıl düşünüyorsunuz?

Bence Jamie Merchant, Endgame: Economic Nationalism and Global Decline (Oyun Sonu: Ekonomik Milliyetçilik ve Küresel Gerileme) kitabında bunu “Büyüme yavaşladıkça mesele giderek sıfır toplamlı bir hal alır, azınlığın kazanımları ancak çoğunluğun kaybı pahasına gerçekleşir ve kapitalist bir ekonomide bu, kârlılığın sürmesi uğruna büyük çoğunluğun geçim kaynaklarının feda edilmesi demektir” sözleriyle özlü biçimde ifade etmişti. Başka bir deyişle, hükümet gücünün dizginlerini elinde tutanların faşist eğilimleri olsun ya da olmasın, devletler arası düşmanlıkları ve ulusal güç söylemlerini keskinleştiren sistemik eğilimler iş başında. Bana dikkat çekici gelen, teknoloji üstünlüğünün bu millileştirilmesinin geç faşizmin kitlesel ya da seçmen tabanında neredeyse hiç karşılık bulmaması. Musk tarzı tekno-faşizm ile Bannon çizgisindeki yerlici “popülizm” (yapay zekâya ve teknoloji elitlerine savurduğu lanetlerle) şu an Trump’ın MAGA koalisyonu tarafından eğreti biçimde bir arada tutuluyor.

JD Vance, aşırı sağcı anti-demokratik teknoloji risk sermayesini (Thiel) ırkçı kışkırtmaya dayalı yabancı düşmanı milliyetçilikle birleştirme arzusunu cisimleştiriyor, ama kitleleri peşine takması pek olası görünmüyor. Mesele şu ki faşizm şimdilik seçimlere dayalı kalmayı sürdürüyor ve........

© Bianet